Bizim Duygusal Zekamız Kitap Özeti

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve RüzGaR tarafından 20 Ekim 2007 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    ÖZET:
    Duyguların yönetimi, insanoğlunun yaptığı en büyük keşiflerden birisi olmuştur. Yeni yeni keşfedildiği için de önemi sonraları daha iyi anlaşılacaktır. Ama artık bilinmelidir ki “Duyguları yönetmeyen insan aklını da yönetememektedir“. Duygularını yönetmek duygularını anlamak onları doğru yer ve zamanda iletebilmek, duyguların gücünü kullanabilmektir.

    Artık bilim, bir otorite olarak, ruh dünyasının akıl ötesi bu en uzun noktasını acil ve karmaşık sorularına cevap verebilecek ve insan yüreğinin haritasını daha kesin bir biçimde çizebilecek konumdadır. Bu harita çizme çalışması bir anlamda, IQ yeni zeka katsayısını genetik deneyimler sonucu değişmeyen niteliğini ve adeta kaderin yaşam süresince bize verilen bu mutlak değerlere sabit olduğunu öne sürerek zekayı dar bir açıdan tanımlayanlara da bir meydan okuma niteliğindedir. Söz gelimi yüksek IQ ‘lu birinin çuvallamasında ve vasat IQ’lu bir diğerinin şaşırtıcı derecede başarılı olmasında hangi etkenler rol oynuyor? İşte bu fark kitapta “Duygusal zeka“ diye tabir edilen yeteneklerde yatıyor ve özdenetim, azim, sebat ve kendi kendini harekete geçirebilmeyi kapsıyor.

    Duygularını yönetemeyenler, duygularının kendilerini yönettiğini anlamak zorunda kalırlar. İstek, tutku, korku, heyecan, sevgi, nefret, insan duygularıdır ve eğer bu duyguları biz yönetemezsek, bu duygular bizi yönetir. O zaman da biz duygularımızın bizi götürdüğü yere gideriz.

    Zeki bir insan inanılmaz aptallıklar da yapabilmektedir. İşte bu “ İnanılmaz aptallıklar “duygusal zeka düşkünlüğünden kaynaklanan “aptallıklar” dır. Zekayı eksik, eksik olduğu içinde yanlış tanımlamanın hayatta çok sık görülen örnekleri bize “zekanın yeni boyutları”nı anlatmaktadır. Akademik zeka sayısal – sözel becerilerin alanıdır. Bugün, zeka olarak sadece bu alan bilinmektedir. Duygusal zeka farkındalık, irade geliştirme, oto – kontrol, dürtü kontrolü, empatik dinleme, empatik yaklaşım (başkasının ne düşündüğünü, ne hissettiğini anlama), sorun çözme, grup çalışması yapabilme, sevgiyi, saygıyı bilme, yanlışı kabul etme gibi becerilerin alanıdır. Sosyal zeka, kendini ifade edebilme, etkin iletişim kurma beden dilini kullanabilme, kalabalık karşısında konuşma, eleştirilere karşı nesnel olabilme gibi becerileri kapsamaktadır.

    Şimdi, duygusal zekamızı oluşturan öğeleri tek tek inceleyeceğiz ;

    İnsan ruhu, doğanın bir parçasıdır ve doğa gibi boşluk kabul etmez. İçinde sevgiyi barındırmayan insan nefretle dolar ve insanlıktan uzaklaşır. Nefret etmeden birine kötülük yapmazsınız, nefreti içinde barındıran insan zaten öncelikle kendinden nefret etmiştir. İçinde nefreti yaşatan insan yüreğindeki sevgiyi kovmuştur.

    Umutsuzluk toplumsal bir depresyon gibi çevremizi sarmış durumda. Kendimize güvenmiyoruz, topluma güvenmiyoruz, geleceğe güvenmiyoruz ve umutsuzuz. Umutsuzluk , insan iradesini felç eden bir zehir gibi toplumu sardığı zaman korkmak gerekir. Bir toplumda umutsuzluğu ortadan kaldırmadan hiçbir şey yapamazsınız.

    Bir çocuk ıslığı sade ve alçakgönüllüdür. Bir yandan geçip giderken fark bile edemezsiniz. Çocuk oradan her gün gelip geçiyorsa, ıslığı sizde yer eder. O yer temiz ve ışıklı bir yerdir. Bir gün çocuk geçmeyiverir, ıslığı duyulmaz olur. Birden onu nasıl da farketmiş olduğunuzu anlarsınız. O ıslığı artık duymazsınız ama sizdeki yeri kalır. Sadeli ve alçak gönüllülük artık orada yaşayacaktır.

    “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” sözü çok derin anlamlar taşımaktadır ve herkesi düşündürecek büyük bir doğruyu açıklamaktadır.

    “Olduğu gibi görünmemek” sonuçta “olmadığı gibi görünmek” demektir. Bunu büyük bir marifet saymakta sonuçta hiç kimseyi aldatamaz, kişinin (yada toplumun) kendisini yanıltır.

    Olumlu yaşama gücü sadece güven artırıcı, rahatlatıcı bir şey değildir, aynı zamanda mutluluk verici, sağlığı artırıcı bir yöntemdir. Bir insana”yapabileceğini” söylediğiniz her işin yapılması kolaylaşır. Tersine “yapmayacağını” söylerseniz onu yapabilme gücü önemli ölçüde kişinin kişiliğine bağlı olarak azalabilir.

    Mazeret, elden gelen her şey yapıldıktan, akılcı her yol denendikten, yapma iradesi sonuna kadar kullanıldıktan sonra geçerli olabilir. Böyle olmadığı zaman, mazeret denen şeyin adı, bahane bulmaktır.

    Bir toplum, sorumluluk alabilen insanları kadar güçlüdür. Sorumluluk almanın ilk adımı, kendimizden başkalarının da var olduğunu bilmemiz, kabul etmemiz, onunla paylaşmayı kabul etmemizdir. İkinci adımı, kendi yaptıklarımızın “neden – sonuç” ilişkisini düşünmemizdir. Ve son olarak da “kendi yaptığımızın” riskini almamız, sonucuna katlanmayı göze almamızdır.

    Birey olmanın alt yapısında özgürlük ve sorumluluk birlikte bulunur. Sorumluluk vermeden özgürlük verilirse “bencil – başıboşluk” özgürlük vermeden sorumluluk verilirse “köleci itaat “ doğar.

    Ne gariptir ki; insanlar neden mutsuz?Nedir bu? Hayat bunun için mi yaşanıyor? İçimizdeki yaşama sevincini neden duyamıyoruz?....vs., bu sorular için ne paneller yapılıyor, ne de sorun kabul ediliyor. Oysa, belki de yaşama mutluluğunun önündeki en büyük engel bu sorunu görememektir.

    Değerli kültür insanımız Mina URGAN’ın bir söyleşisinde “her koyun hepimizin bacağında asılır” der. Mina URGAN bu sözü, ünlü atasözümüz olan “her koyun kendi bacağından asılır” sözüne karşı söylüyordu. Aslında ata sözümüz kişisel sorumluluğu Mina URGAN ise toplumsal sorumluluğa dikkatimizi çekiyor.

    “Başarısız olma sanatı” kimselerin ilgilenmediği önemli bir beceridir. Herkes “başarılı olma” peşinde koşar. Oysa önemli olan bir konuyu olumlu – olumsuz yanlarıyla kavrayabilmektir.

    Kimi zaman öyle bir şey yaşanır ki “kazanan kaybeder” “kaybeden kazanır”. Ama bütün toplumun daha bir çok şeyi şimdiden kaybettiği çok açık. Bu toplum sürekli değer yargıları kanaması yaşıyor. İnsanları düşündüren, durduran, harekete geçiren “onur” gibi “dürüstlük” gibi, “neyi ne için yaptığını bilmek” gibi kalite eksenleri, bir sirk aynasının her şeyi eciş bücüş eden görüntüsünde kaybolup gidiyor. Toplum büyük bir eksen kaybına uğruyor.

    Bir toplumda adalet insanları ödeştirmezse, insanlar kendi ödeşmelerini yeğlerler. Adalet ve siyasi iktidar, insanları ödeştirmezse, o toplumda “kişisel güç” iktidar olur. Mafyanın doğduğu alan da budur.

    İçinden gelen dürtüleri kontrol edememe insanların başına çok dert açmıştır. Bir şeyi yapmak için içinden “dürtülen” kişi gerginleşir, huzursuzlaşır. Eğer yapmak istediği şeyin yanlış olacağını ya da sonradan başına iş açacağını kavramışsa, daha önceki daha önceki deneyleriyle anlamışsa yapmamak için döner dolaşır. Ancak gerginliği arttığından, başka türlü sakinleşemeyeceğini bildiğinden ayakları oraya giderek o işi yapar.

    Yapılan bireysel hatalarda aileler suçlanmamalı, onlara yardımcı olunmalıdır. Gençler suçlanmamalı, onlarla arkadaş olunmalıdır. Çocukların ve gençlerin “kişilik eğitimi” için bütün eğitim kurumlarında program değişiklikleri yapılmalıdır.

    Gençlerle ilgilenmenin ne olduğunu bilmeliyiz. Onların değerlerini arttırıcı çalışmalar, kendilerini açıklamaya uygun ortamlar, sorunların tartışılması, sağlam bireysel ve sosyal bağların kurulması hepimiz için çok önemlidir. Olaylara üzülmek ve sevinmek sadece yüzeysel bir bakış açısından ibarettir. Gençlerle, onları severek, onlara değer vererek, onları anlayarak ilgilenmeliyiz. Aksi taktirde ortaya; ruh sağlığı bozuklukları, kimlik bunalımı, sosyal değerler kargaşası, köksüzlük ve bağsızlık, hayatın anlamsızlığı ve hiçliği gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkar.

    Çaresiz insana yeniden bakmamız gerekiyor. Yasaklanmış dünya nimetleri, engellenmiş dürtüleri, her şeyin var olduğu bir hayatta,”hiç” olduğunu anlamanın öfkesini biriktiren insana yeniden bakmamız gerekiyor. Her şey onunla başlıyor ve onunla bitiyor.

    İnançla bilinci doğru yerlere koyamamış, birbirine karıştırmış bir toplum kültürünün gel gitleri yaşanıyor. İnanç sahibi olmayı “aydınlanmak” sayan bir anlayışla bilinç sahibi olmayı “inanmakla” açıklayan düşünce, kendi kargaşa ortamını da yaratıyor. Bugünkü çalkantıların temel nedeni budur.

    “Karar vermek” insanın kendi içindeki sınavdır. Eğer kararı gerçekten kendiniz verecekseniz bir dizi zihinsel işlem yapmanız gerekecektir. İster bir gömlek almak, ister bir partiye oy vermek olsun, karar vermek işlemi” ne istediğinizi bilmek” le başlar.

    “Korku” nesnel bir tehlikeye karşı duyulan sağlıklı, koruyucu tepkidir. “Kaygı” ise nesnel bir tehlike olmadan sanki bu tehlike varmış gibi kişinin ürkmesidir ki sağlıksız bir tepki demektir. Kaygı önce güven duygusunu ortadan kaldırır, kişi kendini güvensiz bulur. Bu durumda hayata katılımını azaltır, çekinik kalmayı yeğler, ilgi alanını daraltır, kendine ve herkese karşı bir güvensizlik geliştirir.

    Onun içinde “kişisel ve toplumsal korkuları ve kaygıları yenmek” günümüz toplumlarının en önemli sorunu sayılmaktadır. Bu konu bitmeden anlaşılmadan, irdelenmeden, çözümü için çalışılmadan insanlar rahat edemeyecektir.

    On beş milyon kişi Sayısal Loto oynamış, toplanan para bir trilyonu geçmiş. Bir gazete de “bu para çıldırtır” diye manşet atmış. Alın size 1999 Türkiye’sinin gerçekçi bir fotoğrafı. İşte bu davranışı belirleyen sözcük “umut” değildir. Gerçek “umut” güven duygusuna dayalı sağlıklı bir beklentidir.

    Çevremizde sayısı giderek artan “diplomalı cahil” tanımına uyan bu tanımlama neyi anlatıyor? Burada anlatılan “bir meslek kazandırmak için eğitilirken kişiliği ve özerk düşünce yetisi geliştirilmemiş kişi” nin gerçekte eğitilmiş sayılıp sayılmayacağıdır. Öncelikli sorun “neyin neden yapıldığını bilmek”tir. Çağdaş eğitim; insanı kişiliğinde yetiştirmek, eleştirel düşünce yetisi kazandırmak, bu donanımla bir meslek ya da sanatta başarılı kılmak için yapılmaktadır.

    “Soru sormak” zekanın işlerliğidir. Eğer soru sormayı durdurursanız, soru sormaya izin vermezseniz o ortamda zeka işlevlik kazanamaz, kişilik gelişmez. Sorusu olmayan, hep yanıtı olan bir kültür geri kalmış bir kültürdür.

    Mayıs ayı sonunda “üniversite giriş sınavı” var. Bir buçuk milyon kadar öğrenci bu sınava girecek. Lise 2.sınıfta başlayan “alan seçme” ile girilen yolun sonu bir yüksek öğrenim kurumuna girme başarısıyla biterse, çabalar boşa gitmemiş olacak. Ne var ki çoğunluğun istediği yere giremeyeceği ya da başarılı olamayacağı, bu sınavla bütün bir geleceğin meslek açısından belirlenmesi başlı başına kaygı nedenidir.

    Sonuçta bu sınav da her engel gibi hayatın sonu değildir. Yapılacak olan da kalan zamanı etkin bir programla değerlendirerek sınavdan en iyi sonucu almaya çalışmak, sonrası için de bu sınavdan çıkarılacak dersleri alabilmektir. Başarı, onu hak edenlerin olacaktır.

    Ulusal futbol takımımız heyecan verici bir oyundan sonra Hollanda ulusal futbol takımını 1 – 0 yendi. Bu maç kazanıldı ve sevincimiz bir futbol maçını kazanmanın çok ötesine geçti.

    Hollanda futbol takımını yenmeye çok önem veriyoruz ama işin geri yanına hiç önem vermiyoruz. Bizim sorunumuz burada. UNESCO tarafından yapılan araştırmaya göre bugün dünyadaki en iyi matematik eğitiminin Hollanda’da yapıldığını bilmek pek azımızın ilgisini çekmektedir. En iyi bilim eğitimi Japonya’da, en iyi sanat eğitimi ABD’de, en iyi yetişkin eğitimi İsveç’te yapılmaktadır. Biz bunlarla ilgilenmiyoruz. Günlük başarılara değil süregelen başarılara sevinmeyi öğrenmemiz gereklidir.

    Başarının sırrı nedir? Bir öğrencinin başarısından, futbol takımının zaferine kadar başarıyı teşkil eden unsurlar; isteklenme (Ben bunu yapmak istiyorum), donanım (Bilgi, beceri gibi altyapıların sahip olma), yapabilme gücü (Performans), değerlendirebilme (Kendi durumunu), ve düzeltme (Yanlışlıklarını ve eksikliklerini tamamlamak) unsurlarıdır.

    Almanya’nın büyük bir kentinin banliyösünde bahçeli, çiçekli, ağaçlık bir bölgeden asfalt bir yol geçirme kararı alınmıştı. Yolu yapmak için gelen teknik heyet ve işçiler incelemelerini yaptılar ve asfalt dökümüne başladılar. Kullanıma açılmasına birkaç gün kala asfaltın, altta kalan çiçekler tarafından bozulmakta olduğunu tespit ettiler. Tekrar asfalt döküldü, yine aynı sonuçla karşılaştılar. Bu çiçek türü incelenmeliydi. Botanikçiler geldi gerekli incelemeyi yaptılar ve asfaltın, dökülüp pürüzsüz yayılması için bu çiçeklerin ortadan kaldırılması gerektiğine karar verdiler. Biz bu çiçeğe ve yola “Asfalt Çiçeği” adını verdik. Arkadaşımın bana anlattığı bu olay beni hayata bağlamıştı. Bir çiçek asfaltı yenebiliyorsa insanoğlu da bütün güçlüklerin üstesinden gelebilir. Yeter ki duygularını en iyi şekilde kullanıp kontrol edebilsin.

    Her şey bizimle başlayacak, bizimle değişecektir.[/B]
     



Sayfayı Paylaş