Bilim Kurgu Hikayeleri

Konusu 'Masal ve Hikayeler' forumundadır ve CAN tarafından 12 Temmuz 2016 başlatılmıştır.

  1. CAN Well-Known Member


    YARIN...YARINLAR
    KURT VONNEGUT, Jr.


    Yıl 2158. New York'un Alden yerleşme merkezi. Buraları bir zamanlar Güney Connecticut adıyla bilinirdi.

    İki yüz elli yedi kapı numaralı gökdelenin yetmiş altıncı katındayız. Aile reisinin adı Lou Schwartz... Büyükbaba Lou... Şu anda Schwartz'ın birinci göbekten erkek torunu Küçük Lou ve sevgili eşi Emerald balkondalar. Aralarında mırıldanarak, zaman zaman açtıkları önemli bir konuyu, alçak sesle, yeniden tartışıyorlar.

    Ailelerin karşı çıkmasına aldırmamış, evlenmekte direnmişlerdi. Em'in babasına kalsa, anlaşabileceklerini beklemek Temmuz ve Aralık aylarının uyuşmalarını beklemek kadar anlamsızdı. Ama aradan geçen bunca yıldan sonra evliliğin iyi gittiğini artık kimse yadsıyamıyordu. Lou yüz on iki, Em ise doksan üç yaşma gelmişlerdi. Mutlu beraberlikleri sürüyordu.

    Oysa genç çiftin mutluluğunu gölgeleyen sorunlar yok denemezdi. İşte şu anda da, günlük yaşamı evdeki herkese zehir eden sürekli bir sorunu tartışmak için balkona kaçmış, aralarında fısıldaşıyorlardı.

    "Bazen öyle kızıyorum ki ona, şeytan diyor git sulandırıver yaşlandırmazını..."

    "Ama, sevgili karıcığım, yaşamın doğal akışına karşı çıkmak olurdu bu. Gerçek bir cinayet. Üstelik yaşlandırmazı sulandırırken yakalayacak olsa, mirasından yoksun bırakmakla kalmaz, boynumuzu da kırıverir oracıkta. Yüz yetmiş iki yaşına gelmesine geldi, ama büyükbabamın bir boğa gibi güçlü olduğunu aklından çıkarma."

    "Doğa ilkelerinden söz etmen anlamsız. Doğal olanın ne olduğunu anımsayan kimse kaldı mı aramızda... Neyse, dediğimi yapmayacağımı sen de bilirsin. Ama Lou, birisi azıcık itekleyip yardımcı olmazsa, büyükbabanın bu dünyayı bırakıp gitmeğe hiç niyeti yok. Bana sorarsan, öyle... Kalabalıktan ayakta kıpırdayamaz durumdayız. Verna çocuk sahibi olabilmek için neredeyse canını verecek. Melissa tam otuz yıldır sırasını bekliyor..."

    Ayaklarını öfkeyle yere vurarak, "Bu değin bencillik olmaz ki! Bıktım artık yaşlı buruşuk suratından. Özel odada, evdeki tek yatak, en iyi sandalye, yiyeceklerin aslan payı tek başına onun. Televizyonda hep onun istediği programları izlemek zorundayız. Mirasından yoksun bırakılmak korkusuyla, hepimiz onun dümen suyuna gitmek zorunda kalıyoruz."

    "Eh, ne de olsa ailenin başı. Yüzündeki kırışıklıklar da kendi suçu değil, biliyorsun. Yaşlandırmazı piyasaya sürdüklerinde yetmişini çoktan aşmıştı. Çekip gidecek sonunda, karıcığım. Biraz zaman tanı adamcağıza. Üstelik kendi bileceği iş. Biliyorum, geçinmesi güç adam, ama sabırlı olmak zorundayız. Büyükbabamı öfkelendirmenin yararı olmaz. Ayrıca kaç zamandır herkesten daha iyi durumdayız, unutma. Gündüz yatağı az şey mi?"

    "İyi de, yeni birinin göze girmesi uzun sürmez. Ülke rekoru bile iki ay dolayında."

    "Annemle babamın bir kez rekorun eşiğinden döndüklerini unuttun mu?"

    "Lou, ne dersin? Büyükbaba aramızdan ayrılmağa ne zaman karar verebilir?"

    "Biliyorsun, beşyüzüncü Beşyüz Mil Hız Yarışmalarının ardından yaşlandırmazı bırakacağını söylüyor."

    "Hadi canım. Daha önce de Olimpiyatlar'dan, Dünya Şampiyonası'ndan, Başkanlık Seçimi'nden, şundan bundan dem vurup duruyordu. Elli yıldır özür üstüne özür. Yaşam boyu ne yatağımız olacak, ne de gerçek bir köy yumurtası görecek midemiz."

    "Ne yapalım yani? Dönüp dolaşıp beni suçluyorsun. Elimden ne gelir ki? Daha çok kazanmak için nasıl çalışıp çabaladığımı biliyorsun. Hepsini vergiye kesecekler nerdeyse. Yok ulusal savunma giderleri, yok ulusal emeklilik harcamaları içinmiş!... Hoş, vergiye kesilmese, kiralık yer hani nerede? Boş bir oda bulabilmek için ta belki Iowa'ya değin göç etmek zorunda kalırdık. Kim ister buradan kalkıp Şikago'nun dış mahallelerine taşınmayı?"

    Em kocasına sıkı sıkı sarıldı: "Lou, sevgilim, seni başarısızlıkla suçlamak istemiyorum. Tanrı biliyor, haksızlık olur bu. Büyükbabanın kuşağı böyle direndikçe yapabileceğimiz birşey yok. Demek istediğim bu."

    "Öyle, öyle," diye sıkıntıyla katıldı karısının görüşüne Lou. "Yine de onları suçlamak kolay değil. Acaba biz aynı yaşa geldiğimizde, yaşlandırmazdan vazgeçmeyi göze alabilecek miyiz?"

    "Olmaz olsaydı yaşlandırmaz dedikleri nesne!" diye burnundan soludu Em. "Yada kimsenin gücü yetmeyeceği ölçekte pahalı satılabilseydi... Kim derdi ki adi çamur ile bildiğimiz hindiba kökünden yapılacaktı? İnsanoğlunun saat gibi şaşmaz bir döngüde yaşayıp ölmesini dilemek geçiyor içimden. Kararı kişiye bıraktın mı, bir türlü vazgeçemiyor yaşamaktan. Yine de, yaşlandırmazı yaşı yüz ellinin üstündekilere satmamaları yerinde olurdu diye düşünüyorum."

    "Çok uzak bir olasılık. Para da, oyların çokluğu da yaşlılarda." Karısının güzel yüzünü okşadı: "Sen razı olur musun, Em, yaşamı bırakıp gitmeğe?"

    "Tanrı aşkına, Lou. Bu ne biçim soru? Nasıl böyle birşey söyleyebilirsin karına? Sevgilim, ben daha yüz yaşıma bile gelmiş değilim." Ellerini gençlik dolu vücut çizgileri üzerinde gezdirdi. Fizyolojik gerçeklerden destek arar gibiydi. "Yaşantımızın en güzel yılları önümüzde daha... Ama söyleyeyim. Sevgili karın Emerald yüz elli yaşına geldiği gün yaşlandırmazını lavaboya boşaltıp, yerini kendisinden sonra gelenlere bırakmasını bilecektir. Bunu yapmaktan mutluluk duyacağıma inanabilirsin."

    "Tabii, tabii, herkes böyle söylüyor. Ama kaç kişinin sözünü tuttuğunu gördün?"

    "Delaware'deki adamı unuttun mu?"

    "Em, bıkmadın mı o adamın sözünü etmekten? Beş yıl önceydi neredeyse."

    "Pekâlâ, Büyükanne Winkler'e ne dersin? Hem de bizim blokta otururdu."

    "Canım o metroda trenin altında kaldı."

    "Yooo, herşeyi kendisi planlamıştı. Atlayıverdi trenin önüne."

    "Öyleyse elindeki beş kiloluk yaşlandırmazla ne arıyordu orada?"

    Em sıkıntıyla başını eğip, bakışlarını başka yana çevirdi. "Bilmiyorum, bilmiyorum, bilmiyorum. Bütün bildiğim, bu durum böyle sürüp gidemez. Birileri birşeyler yapmak zorunda artık."

    Sonra içini çekerek, "Keşke hastalıkların kökünü kazımamış olsalardı. Arada bir hastalanır, doya doya yatakta yatmanın tadına varırdık. Çok kalabalık, çok kalabalık bu dünya..."

    Ağlamağa başlamıştı. Hıçkırıkları binlerce asfalt kaplı, gökdelenle çevrelenmiş iç avlularda yankılanıp dağıldı.

    Lou sevgiyle karısının omuzlarından tuttu. "Ah, sevgilim, seni böyle berbat bir yerde yaşamak zorunda bıraktığım için ne kadar üzüldüğümü biliyorsun."

    "Keşke eski zamanlardaki gibi bir arabamız olabilseydi," diye göğüs geçirdi Em. "Alır başımızı bir yerlere giderdik. İnsanlardan uzaklaşmak ne güzel olurdu bir süre. İnsanlar o zamanlar yaşarmış; yaşamak o zamanmış!"

    "Dünyadaki tüm madenleri tüketmeden önceydi o günler."

    "Boşver. Düşünmesi yine de güzel... Atlardık arabamıza, yolda bir benzin istasyonuna uğrar, doldur depoyu derdik."

    "Unut o günleri, sevgilim. Ham petrol mü kaldı şimdi dünyada!"

    "Alıp başımızı kent dışına sürerdik arabamızı..."

    "Bizler için bir peri masalı artık. Bir zamanlar kentten kente giderken arada yerleşim dışı alanlar bulunduğuna inanmak ne değin güç şimdi, değil mi karıcığım?"

    Em, kendisini düş dünyasına kaptırmıştı: "Karnımız acıktı mı, çekerdik arabamızı yol kıyısında bir lokantaya. İçeri girip, gönlümüzün çektiğince kocaman bir biftek ve yanında sebze ısmarlardık kendimize... Ya da belki pirzola..." Dilini şaklattı, gözleri buğulanmıştı.

    Lou homurdandı: "Başlamışken bir de hamburger alalım mı dersin yanına?" .

    "Olağanüstü derim."

    "O günlerde birisi bize işlenmiş deniz yosunu yememizi önerseydi, kafadan çatlak olduğuna herhalde oracıkta karar verirdik. Anımsıyor musun?"

    "Ya da işlenmiş yonga ve talaş!"

    Lou yaşamın mutlu yönlerini görmekte direniyordu. "Her neyse, hiç olmazsa talaş ve yosun tadını yokedecek kadar işliyorlar ya... Dediklerine bakılırsa çok daha besleyiciymiş yediklerimiz."

    "Eskiden işlerin pek yolunda olmadığını söyleyecek değilsin ya," dedi Em öfkeyle.

    Lou omuz silkti. "İşlenmiş yosunla talaş sürmeselerdi piyasaya, on iki milyar insanı nasıl besleyeceklerdi ki? Büyük bir iş başardılar. Haklı olarak da öğünüyorlar."

    "Kafalarına ilk geleni söyleyiveriyorlar, ne olacak," dedi Em.

    Gözlerini mutlu bir anıyı kaçırmak istemiyormuş gibi sımsıkı kapamıştı. "Alışverişe çıktığımız günleri anımsıyor musun, Lou? Mağazalar birbirleriyle nasıl da rekabete girişirlerdi... Müşteri çekebilmek için! Yatak, koltuk ya da ısıtıcı sahibi olabilmek için birilerinin ölmesini beklemek zorunda değildin o zamanlar. Gönlünün çektiği dükkana girer, canının istediğini satın alıverirdin. Ne güzel günlermiş onlar... Tüm ham maddelerin işletilip tüketilmesinden önceydi hepsi bunların. Henüz küçük bir çocuktum o günlerde. Tıpkı bugün gibi anımsıyorum ama..."

    İçi sıkıntıyla dolu, Lou balkonun kenarına isteksizce yürüdü. Sonsuzluğun kara kadifesine asılmış duran sayısız yıldız soğuk pırıltılarıyla göz kırpıyordu. "Em, kafayı kurgubilime taktığımız günleri de anımsadın mı? Merih Roketi Sefer No: 17. Sayın yolcular, lütfen 12 no'lu rampaya gidiniz... Sayın yolcular, lütfen uçuş kemerlerinizi bağlayınız. Gerisayım başlamıştır: On... dokuz... sekiz... yedi... altı... beş... dört... üç... iki... bir... sıfır! Ana ateşleme devresi tamam... Buuuuuuum!"

    Em yanına gelmiş, başını yıldızlara kaldırmıştı. "Bize ne dünyada olup bitenlerden -- hesabı!..." Sonra güldü. "O zamanlar sanıyorduk ki, birkaç yıl içinde herkes dilediği gibi uzay yolculuklarına çıkabilecek, gönlünün çektiği gezegeni kendisine yuva seçecekti."

    Lou göğüs geçirdi. "Ne var ki, tek bir yolcuyu bile aya değin götürmek için gökdelen büyüklüğünde hava gemileri yapmak gerektiği anlaşıldığında umutlar söndü. Yanına karısıyla köpeğini de almağa karar verdi mi, birkaç milyon dolar daha ücret ödemesi gerekiyordu. Oysa aşırı nüfus sorununu yenmenin tek yolu buydu -- öteki gezegenlere göç vermek!"

    "Lou - ?"

    "Sevgilim..."

    "Beşyüz Mil Hız Yarışları hangi güne geliyor?"

    "Dur bakayım... Kurucular Günü - Mayıs'ın otuzu."

    Em, utancından kıpkırmızı olmuştu. Dudaklarını ısırdı. "Ayıplıyor musun beni, sorduğum için?"

    "Pek değil," dedi Lou. "Ailede herkes günlerdir aynı şeyleri kafasından geçiriyor."

    "Kötü bir insan olduğumu düşünmeni istemiyorum, Lou. Arada bir bunları konuşup rahatlatmam gerekiyor kendimi. İnsanın, içinde birikip, yüreğini çatlatacak gibi oluyor yoksa..."

    "Öyledir. Rahatladın mı şimdi biraz?"

    "Evet. Kendimi toparladım sayılır. Büyükbabaya karşı her zamanki gibi saygılı davranacağıma güvenebilirsin."

    "Sevgilim benim."

    Sanki bu sözler hiç konuşulmamış gibi sakin bir tavır ve gülümseyen yüzlerle içeri girdiler.
     



Sayfayı Paylaş