Bediüzzaman'dan Ramazan Risalesi...

Konusu 'Dini Sohbet' forumundadır ve abdulkadir tarafından 30 Ağustos 2009 başlatılmıştır.

  1. abdulkadir Well-Known Member


    Ramazan Risalesi




    Ramazan-ı Şerife dairdir





    Birinci Kısmın âhirinde şeâir-i İslâmiyeden (İslamın Sembollerinden) bir nebze bahsedildiğinden, şeâirin (bu Sembollerin) içinde en parlak ve muhteşem olan Ramazan-ı Şerife dair olan bu İkinci Kısımda, bir kısım hikmetleri zikredilecektir.


    Bu İkinci Kısım, Ramazan-ı Şerifin pek çok hikmetlerinden dokuz hikmeti beyan eden Dokuz Nüktedir



    [​IMG]




    [​IMG]
    O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidayet delillerini taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur'ân, o ayda indirilmiştir." Bakara Sûresi: 2:185.





    BİRİNCİ NÜKTE
    Ramazan-ı Şerifteki savm (oruç), İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin (İslamın beş rüknünden) birincilerindendir. Hem şeâir-i İslâmiyenin âzamlarındandır (Büyük sembollerindendir).
    İşte, Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri, hem Cenâb-ı Hakkın rububiyetine, hem insanın hayat-ı içtimaiyesine (sosyal hayatına), hem hayat-ı şahsiyesine (ferdi hayatına), hem nefsin terbiyesine, hem niam-ı İlâhiyenin (ilahi nimetlerin)şükrüne bakar hikmetleri var.
    Cenâb-ı Hakkın rububiyeti ( Allah'ın her zaman, her yerde ve her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi ve idâresi altında bulundurması vasfı) noktasında orucun çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:
    Cenâb-ı Hak, zemin yüzünü (yeryüzünü) bir sofra-i nimet (nimet sofrası) suretinde hâlk ettiği ve bütün envâ-ı nimeti (çeşitli nimetleri) o sofrada [​IMG] Umulmadık yerlerden. bir tarzda o sofraya dizdiği cihetle, kemâl-i Rububiyetini ve Rahmâniyet (kullarını beslemesi, koruması ve merhamet etmesi vasfını) ve Rahîmiyetini (Merhamet edicilik, ahirette ebedi mükafat vericilik vasfını) o vaziyetle ifade ediyor. İnsanlar, gaflet perdesi altında ve esbab dairesinde, o vaziyetin ifade ettiği hakikati tam göremiyor, bazen unutuyor.

    Ramazan-ı Şerifte ise, ehl-i iman, birden muntazam bir ordu hükmüne geçer. Sultan-ı Ezelinin ziyafetine davet edilmiş bir surette, akşama yakın "Buyurunuz" emrini bekliyorlar gibi bir tavr-ı ubudiyetkârâne (kulluk tavrı) göstermeleri, o şefkatli ve haşmetli ve külliyetli Rahmâniyete( Umumi merhamet ediciliğe) karşı, vüs'atli (hızlı) ve azametli ve intizamlı (düzenli) bir ubudiyetle (kullukla) mukabele ediyorlar. Acaba böyle ulvî ubudiyete( yüce bir ibadette) ve şeref-i keramete(şerefli vazifeye)
    iştirak etmeyen (uymayan) insanlar, insan ismine lâyık mıdırlar?
     



  2. abdulkadir Well-Known Member

    İKİNCİ NÜKTE
    Ramazan-ı Mübareğin savmı (Mübarek Ramazan orucunun), Cenâb-ı Hakkın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle (yönüyle), çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

    Birinci Sözde denildiği gibi, bir padişahın mutfağından bir tablacının (nimetleri sunan, vesile olan) getirdiği taamlar(Yiyecekler) bir fiyat ister. Tablacıya bahşiş verildiği hâlde, çok kıymettar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in'âm edeni (Asıl nimet vereni) tanımamak nihayet derecede bir belâhet ( ahmaklık) olduğu gibi; Cenâb-ı Hak, hadsiz envâ-ı nimetini (çeşitli nimetlerini) nev-i beşere (İnsanlara) zemin yüzünde neşretmiş (yaymış), ona mukabil, o nimetlerin fiyatı olarak şükür istiyor. O nimetlerin zâhirî esbabı (zahiren nimet verenler,sebep olanlar) ve ashabı, tablacı ( Yiyecek sunan, takdim eden anlamında) hükmündedirler. O tablacılara bir fiyat veriyoruz, onlara minnettar oluyoruz. Hattâ, müstehak olmadıkları (hak etmedikleri) pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki, Mün'im-i Hakikî (asıl nimet veren Allah), o esbabdan hadsiz derecede, o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır. İşte Ona teşekkür etmek, o nimetleri doğrudan doğruya Ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur.

    İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü, sair vakitlerde mecburiyet tahtında (altında) olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor(anlayamıyor). Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet (nimet derecesi) anlaşılmıyor. Halbuki, iftar vaktinde, o kuru ekmek, bir mü'minin nazarında çok kıymettar bir nimet-i İlâhiye olduğuna kuvve-i zâikası (Tat alma duyusu; dili) şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü mânevîye (manevi bir şükre) mazhar olur.

    Hem gündüzdeki yemekten memnûiyeti (Yasaklanması) cihetiyle, "O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenâvülünde (yiyip içmede, birşeyi almakda) hür değilim. Demek başkasının malıdır ve in'âmıdır(mimetleridir); Onun emrini bekliyorum" diye, nimeti nimet bilir, bir şükr-ü mânevî eder.

    İşte, bu suretle oruç çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye (insanın asıl vazifesi) olan şükrün anahtarı hükmüne geçer.
     
  3. abdulkadir Well-Known Member

    ÜÇÜNCÜ NÜKTE

    Oruç, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye (İnsanın toplumsal hayatına) baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

    İnsanlar maişet (geçim) cihetinde muhtelif bir surette hâlk edilmişler (yaratılmışlardır). Cenâb-ı Hak, o ihtilâfa binaen, zenginleri fukaraların muavenetine (yardımına) davet ediyor. Halbuki, zenginler fukaranın acınacak acı hâllerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperest ( nefsine prestij eden) çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez. Bu cihette insaniyetteki (insandaki) hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikînin(gerçek şükrün) bir esasıdır. Hangi fert olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir; ona karşı şefkate mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete (yardıma) mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz, yapsa da tam olamaz. Çünkü, hakikî o hâleti kendi nefsinde hissetmiyor.
     
  4. abdulkadir Well-Known Member

    DÖRDÜNCÜ NÜKTE
    Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

    Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder. Hattâ, mevhum (kuru bir kuruntu ile) bir rububiyet ve keyfemâyeşâ (Keyfine göre,başıboş) hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan, dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmişse, bütün bütün gasıbâne (gaspedercesine), hırsızcasına, nimet-i İlâhiyeyi hayvan gibi yutar.

    İşte, Ramazan-ı Şerifte, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik (Mülk sahibi) değil, memlûktür(Hizmetkardır); hür değil, abddir. Emrolunmazsa, en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, mevhum (Kuruntu ettiği) rububiyeti kırılır, ubudiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.
     
  5. abdulkadir Well-Known Member

    DÖRDÜNCÜ NÜKTE
    Ramazan-ı Şerifteki oruç, nefsin terbiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

    Nefis, kendini hür ve serbest ister ve öyle telâkki eder. Hattâ, mevhum (kuru bir kuruntu ile) bir rububiyet ve keyfemâyeşâ (Keyfine göre,başıboş) hareketi, fıtrî olarak arzu eder. Hadsiz nimetlerle terbiye olunduğunu düşünmek istemiyor. Hususan, dünyada servet ve iktidarı da varsa, gaflet dahi yardım etmişse, bütün bütün gasıbâne (gaspedercesine), hırsızcasına, nimet-i İlâhiyeyi hayvan gibi yutar.

    İşte, Ramazan-ı Şerifte, en zenginden en fakire kadar herkesin nefsi anlar ki, kendisi mâlik (Mülk sahibi) değil, memlûktür(Hizmetkardır); hür değil, abddir. Emrolunmazsa, en âdi ve en rahat şeyi de yapamaz, elini suya uzatamaz diye, mevhum (Kuruntu ettiği) rububiyeti kırılır, ubudiyeti takınır, hakikî vazifesi olan şükre girer.
     
  6. abdulkadir Well-Known Member

    BEŞİNCİ NÜKTE

    Ramazan-ı Şerifin orucu, nefsin tehzib-i ahlâkına ( kötü ahlakı gidermeye) ve serkeşâne (sersericesine) muamelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:

    Nefs-i insaniye (İnsan nefsi) gafletle kendini unutuyor. Mahiyetindeki hadsiz aczi (özündeki sayısız eksikleri), nihayetsiz fakrı ( sayısız güçsüzlüğü), gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez. Hem ne kadar zayıf ve zevâle (yok olmaya) maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur, dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez. Adeta polattan ( çelik gibi sert bir cisimden) bir vücudu var gibi, lâyemûtâne ( ölümsüzmüş gibi), kendini ebedî tahayyül (sanır ,hayal eder) eder gibi dünyaya saldırır. Şedit (Şiddetli) bir hırs ve tamahla (doymak bilmeyen bir istekle) ve şiddetli alâka ve muhabbetle dünyaya atılır. Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini kemâl-i şefkatle terbiye eden Hâlıkını unutur. Hem netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez; ahlâk-ı seyyie (kötü ahlak ) içinde yuvarlanır.

    İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, en gafillere ve mütemerridlere (inatçı, dik kafalılara), zaafını ve aczini ve fakrını ihsas ediyor (hissettiriyor). Açlık vasıtasıyla midesini düşünüyor; midesindeki ihtiyacını anlar. Zayıf vücudu ne derece çürük olduğunu hatırlıyor. Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder. Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemâl-i acz (tam bir acziyet) ve fakr ile dergâh-ı İlâhiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü mânevî eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır-eğer gaflet kalbini bozmamış ise!
     
  7. abdulkadir Well-Known Member

    ALTINCI NÜKTE
    Ramazan-ı Şerifin sıyâmı (oruçları), Kur'ân-ı Hakîmin nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif, Kur'ân-ı Hakîmin en mühim zaman-ı nüzulü (Nazil zamanı) olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:

    Kur'ân-ı Hakîm, madem şehr-i Ramazan'da nüzul etmiş. O Kur'ân'ın zaman-ı nüzulunu istihzar ile ( Kendini hazır etmeyle) , o semâvî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için (güzel karşılamak için) Ramazan-ı Şerifte nefsin hâcât-ı süfliyesinden (adi,basit isteklerinden) ve mâlâyâniyat hâlâttan (Boş uğraş ve hallerden) tecerrüt (sıyrılarak) ve ekl ve şürbün (yeme ve içme) terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ( meleklere benzemek) ve bir surette o Kur'ân'ı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitâbât-ı İlâhiyeyi (İlahi hitabı) güya (sanki) geldiği ân-ı nüzulünde (Yeni nazil oluyormuş gibi) dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekremden (a.s.m.) işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrâil'den, belki Mütekellim-i Ezelîden dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olur ( Yüce bir halle şeref bulur). Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur'ân'ın hikmet-i nüzulünü (nuzül hikmetini) bir derece göstermektir.

    Evet, Ramazan-ı Şerifte güya Âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor. Öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin (büyük mescidlerin) köşelerinde o Kur'ân'ı, o hitab-ı semâvîyi arzlılara işittiriyorlar. Her Ramazan, [​IMG] O Ramazan ayı ki Kur'an o ayda indirilmiştir.âyetini, nuranî, parlak bir tarzda gösteriyor; Ramazan Kur'ân ayı olduğunu ispat ediyor. O cemaat-i uzmânın (Büyük cemaatin) sair efradları, bazıları huşû ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri kendi kendine okurlar.
    Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin (adi nefsin) hevesâtına (isteklerine) tâbi olup, yemek içmekle o vaziyet-i nuranîden çıkmak ne kadar çirkinse ve o mesciddeki cemaatin mânevî nefretine ne kadar hedef ise, öyle de, Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyâma (oruç ehline) muhâlefet edenler de o derece umum Âlem-i İslâmın mânevî nefretine ve tahkirine (hakaret edercesine) hedeftir.
     
  8. abdulkadir Well-Known Member

    YEDİNCİ NÜKTE
    Ramazan'ın sıyâmı (oruçları), dünyada âhiret için ziraat ve ticaret etmeye gelen nev-i insanın (insanoğlunun) kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:


    Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a'mâl (Amellerin sevabı), bire bindir. Kur'ân-ı Hakîmin, nass-ı hadisle, herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir.

    Ramazan-ı Şerifte herbir harfin on değil, bin; ve Âyetü'l-Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler; ve Ramazan-ı Şerifin Cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadirde otuz bin hasene sayılır.
    Evet, herbir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur'ân-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ (Cennetteki tuba ağacı) hükmüne geçiyor ki, milyonlarla o bâki meyveleri Ramazan-ı Şerifte mü'minlere kazandırır.

    İşte, gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki, bu hurufâtın (harflerin) kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasârette olduğunu anla.
    İşte, Ramazan-ı Şerif adeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher(sergi), bir pazardır. Ve uhrevî hasılat için gayet münbit (verimli) bir zemindir. Ve neşvünemâ-i a'mâl için (amellerin dal budak sarması için), bahardaki mâ-i Nisandır (Nisan suyu,yağmuru gibidir). Saltanat-ı rububiyet-i İlâhiyeye ( Allah`ın kainatı terbiye ve idare eden saltanatı, hakimiyetine) karşı ubudiyet-i beşeriyenin (İnsanın yaptığı kulluğun) resmigeçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan, yemek içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hâcâtına (ihtiyaçlarına) ve mâlâyâni (boş, anlamsız) ve hevâperestâne (Nefsine taparcasına) müştehiyâta (nefsin hoşuna giden şeylere) girmemek için, oruçla mükellef olmuş. Güya muvakkaten (geçici olarak) hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevî hâcâtını muvakkaten bırakmakla (Geçici olarak bırakmakla), uhrevî bir adam ve tecessüden (cesetten) tezahür etmiş(çıkmış) bir ruh vaziyetine girerek, savmı (orucuyla) ile Samediyete (Herşey, Cenâb-ı Hakk`a muhtaç olduğu hâlde, Onun hiçbirşeye ihtiyacının olmaması vasfına) bir nevi aynadarlık etmektir.

    Evet, Ramazan-ı Şerif, bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta, bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır. Evet, birtek Ramazan, seksen sene bir ömür semerâtını(semeresini) kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur'ân ile, bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir hüccet-i kâtıadır (kesin bir delildir).

    Evet, nasıl ki bir padişah, müddet-i saltanatında, belki her senede, ya cülûs-u hümayun namıyla (Padişahın tahta çıkmasını) veyahut başka bir şâşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini (halkına), o günde umumî kanunlar dairesinde değil, belki hususî ihsânâtına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini has teveccühüne mazhar eder. Öyle de, Ezel ve Ebed Sultanı olan on sekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelâli, o on sekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlişânı (Şanı yüce olan fermanı)olan Kur'ân-ı Hakîmi, Ramazan-ı Şerifte inzal eylemiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlâhî ve bir meşher-i Rabbânî ( Rabbani bir sergi) ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir(hikmetin gereğidir).

    Madem Ramazan o bayramdır. Elbette bir derece süflî ve hayvanî meşagilden(meşguliyetlerden) insanları çekmek için, oruca emredilecek. Ve o orucun ekmeli ise(en güzeli,kamili), mide gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye (İnsanın duyu organlarına) dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani, muharremattan(haramlardan), mâlâyâniyattan( Boş uğraşlardan) çekmek ve herbirisine mahsus ubudiyete sevk etmektir. Meselâ, dilini yalandan, gıybetten ve galiz (Kötü,çirkin) tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak; ve o lisanı, tilâvet-i Kur'ân ve zikir ve tesbih ve salâvat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek; meselâ gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur'ân dinlemeye sarf etmek gibi, sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır. Zaten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruçla ona tatil-i eşgal ettirilse (tatil yaptırılırsa), başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittibâ ettirilebilir.
     
  9. abdulkadir Well-Known Member

    SEKİZİNCİ NÜKTE

    Ramazan-ı Şerif, insanın hayat-ı şahsiyesine (Özel hayatına) baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

    İnsana en mühim bir ilâç nevinden maddî ve mânevî bir perhizdir. Ve tıbben bir hımyedir (Perhizdir) ki, insanın nefsi yemek, içmek hususunda keyfemâyeşâ(dilediği gibi) hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar verdiği gibi, hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, adeta mânevî hayatını da zehirler. Daha kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir, serkeşâne (başıbozukçasına), dizginini eline alır. Daha insan ona binemez; o insana biner.

    Ramazan-ı Şerifte, oruç vasıtasıyla bir nevi perhize alışır, riyazete çalışır ve emir dinlemeyi öğrenir. Biçare zayıf mideye de, hazımdan evvel yemek yemek üzerine doldurmakla hastalıkları celb etmez. Ve emir vasıtasıyla helâli terk ettiği cihetle, haramdan çekinmek için akıl ve şeriattan gelen emri dinlemeye kabiliyet peydâ eder (kabiliyet kazanır). Hayat-ı mâneviyeyi bozmamaya çalışır.
    Hem insanın ekseriyet-i mutlakası açlığa çok defa müptelâ olur. Sabır ve tahammül için bir idman veren açlık, riyazete muhtaçtır. Ramazan-ı Şerifteki oruç, on beş saat, sahursuz ise yirmi dört saat devam eden bir müddet-i açlığa sabır ve tahammül ve bir riyazettir ve bir idmandır. Demek, beşerin musibetini ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilâcı da oruçtur.

    Hem o mide fabrikasının çok hademeleri var. Hem onunla alâkadar çok cihazat-ı insaniye var. Nefis, eğer muvakkat (Geçici) bir ayın gündüz zamanında tatil-i eşgal(çalışmaya ara vermezse) etmezse, o fabrikanın hademelerinin ve o cihazatın hususî ibadetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul eder, tahakkümü altında bırakır. O sair cihazat-ı insaniyeyi de, o mânevî fabrika çarklarının gürültüsü ve dumanlarıyla müşevveş eder (karma karışık eder) . Nazar-ı dikkatlerini daima kendine celb eder. Ulvî vazifelerini muvakkaten unutturur. Ondandır ki, eskiden beri çok ehl-i velâyet (veli kullar), tekemmül için riyazete, az yemek ve içmeye kendilerini alıştırmışlar.

    Fakat Ramazan-ı Şerif orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar ki, sırf o fabrika için yaratılmamışlar. Ve sair cihazat, o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerifte melekî ve ruhanî eğlencelerde telezzüz ederler(lezzetlenirler), nazarlarını onlara dikerler. Onun içindir ki, Ramazan-ı Şerifte mü'minler derecâtına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, mânevî sürurlara mazhar oluyorlar. Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letâifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat(ilerleme) ve tefeyyüzleri(feyzalmaları) vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar mâsumâne gülüyorlar.
     
  10. abdulkadir Well-Known Member

    DOKUZUNCU NÜKTE

    Ramazan-ı Şerifin orucu, doğrudan doğruya nefsin mevhum (kuruntularını) rububiyetini kırmak ve aczini göstermekle ubudiyetini bildirmek cihetindeki hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

    Nefis Rabbisini tanımak istemiyor; firavunâne (Firavunca) kendi rububiyet istiyor. Ne kadar azaplar çektirilse, o damar onda kalır. Fakat açlıkla o damarı kırılır. İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç, doğrudan doğruya nefsin firavunluk cephesine darbe vurur, kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir, abd olduğunu bildirir.
    Hadisin rivayetlerinde vardır ki:Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: "Ben neyim, sen nesin?"
    Nefis demiş: "Ben benim, Sen sensin."
    Azap vermiş, Cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: "Ene ene, ente ente." Hangi nevi azâbı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş.
    Sonra açlıkla azap vermiş. Yani aç bırakmış. Yine sormuş: "Men ene (ben kimim) ? Ve mâ ente(sen kimsin) ?"
    Nefis demiş: "Ente Rabbiye'r-Rahîm., Ve ene abdüke'l-âciz." Yani, "Sen benim Rabb-i Rahîmimsin. Ben senin âciz bir abdinim.

    [​IMG] Allahım! Efendimiz Muhammed'e ve Âl ve ashabına Senin razı olacağın ve onun lâyık ve müstehak olduğu bir rahmetle, Ramazan ayında okunan Kur'ân'ın harfleri adedince salât ve selâm et. Âmin.

    [​IMG] "İzzet sahibi Rabbin, onların yakıştırdıklarından münezzehtir. Bütün peygamberlere selâm olsun. Hamd ise Âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur." (Sâffât Sûresi: 37:180-182)
    İtizar: Şu İkinci Kısım, kırk dakikada süratle yazılmasından, ben ve müsvedde yazan kâtip ikimiz de hasta olduğumuzdan, elbette içinde müşevveşiyet ve kusur bulunacaktır. Nazar-ı müsamaha ile bakmalarını ihvanlarımızdan bekleriz. Münasip gördüklerini tashih edebilirler.



    BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ, RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI
     

Sayfayı Paylaş