Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve EjjeNNa tarafından 17 Ekim 2007 başlatılmıştır.

  1. EjjeNNa Administrator


    TurkeyArena

    ÖZET:

    Batı düşüncesi ve kültürü, esas itibariyle bilgiyi elde etme biçimi olarak tanımlanan bilimsel yöntemden etkilenmektedir. Batıda 16. yüzyıldan itibaren hakim olan bilimsel düşünme biçimi pozitivizmdir. Batıda üç yüz yıla damgasını vuran ve mekanistik, kartezyen paradigma diye de adlandırılan bu düşünce fen bilimleri ile sosyal bilimleri derinden etkilemiş ve 20. yüzyılın ortalarına kadar egemen düşünme tarzı olmuştur.
    Kitapta, yaşanan çağa hakim olan bilimsel bilgi edinme yönteminin ve düşünce modelinin (paradigma), çevre sorunlarından biyolojiye, modern fizikten gen mühendisliğine, teknolojiden eğlenceye kadar uzanan bir dizi alana etkisini ve tıp, psikoloji, iktisat, siyaset gibi bilimleri nasıl yönlendirdiği incelenmektedir. Bir başka ifadeyle kitabın ana temasını şu düşünce oluşturmaktadır: Bilgi elde etmede ve bilim yapmada kullanılan egemen bilimsel yöntem anlayışı tüm bilimleri ve bilimlerin aracılığıyla insan düşünce biçimini ve toplumsal yaşayışı hangi oranda ve nereye kadar etkilemektedir. Bu bağlamda iki temel bilimsel yöntem paradigması yazar tarafından tartışılmaktadır.
    Birinci bölümde ağırlıklı olarak 16.-19.yüzyıl arası bilimleri ve yaşam biçimini etkileyen pozitif paradigma ve varsayımları ele alınmaktadır. Pozitif bilimsel paradigmayı oluşturan bilim adamları kronolojik olarak incelenmekte ve bilimlere etkisi açıklanmaktadır. Yazara göre klasik bilim olarak adlandırılacak bu dönemin önemli dört sacayağı Galileo, Bacon, Dekart ve Newton'dur.
    Köklerini Galileo, Bacon ve Descartes'ten alan pozitif-mekanistik düşünce evrensel bir yöntem olarak Newton tarafından formüle edilmiştir. Newton; Bacon'cı gözleme ve deneye dayalı tümevarımsal bilgi yöntemiyle, Dekart'çı akla ve analize dayalı rasyonel tümden gelimci bilgi yöntemini birleştirmeyi başarmış ve tüm bilimlerde kullanılabilen ortak bir bilim anlayışı geliştirmiştir. Söz konusu bilim adamlarının oluşturdukları bilimsel yöntem, tüm bilimleri etkilemiş ve insan ve toplum yapısına ters mekanik bir dünya yaratmıştır. Bahsi geçen bilim adamlarının ortak inançları bilginin ancak ölçülebilir, kesin, mutlak ve bölünebilir nesnelerin incelenmesi ve ölçülmesiyle elde edilebileceğidir. Bu varsayımlar bilimin konusunu sadece maddeyle sınırlamış, insanı ve toplumu mekanik bir bakışla araştırmak zorunda bırakmıştır.
    Bilimin madde ve maddesel özellikler taşıyan insan ve toplum üzerinde çalışması beraberinde elektrikten, arabalara, ilaçlardan ilk uçaklara kadar katı teknolojiyi yaratan pek çok buluşa yol açmıştır. Ancak mekanik düşünce bu olumlu gelişmelerin yanı sıra aynı zamanda insanı kendisinden, toplumdan ve doğadan uzaklaştıran sonucu da beraberinde getirmiştir. Eski zamanların kendiyle ve yaşadığı çevreyle barışık insani değerleri, yerini soyutlanmış, materyalistleşmiş bireysel değerlere bırakmıştır.
    Kitabın ikinci bölümünde yazar özellikle izafiyet ve kuantum teorisindeki gelişmelere işaret etmektedir. Söz konusu gelişmeler pozitif bilimin madde üzerindeki varsayımlarının bile gerçekleştirilemedğini göstermektedir. Mekanistik düşünce yüzyıllar boyunca bütün bilim adamlarının en geçerli kılavuzu olmuştur. Ancak 20. yüzyılın başında atom altı incelemeler söz konusu metodun eksikliklerini gündeme getirmiştir. Newton'un maddeyle ilgili varsayımları; Bohr, Einstein, Heisenberg gibi meslektaşları tarafından yapılan inceleme ve deneylerde ret edilmiştir.
    Mekanistik yasalar fizik alanında bile maddenin belli büyüklükte ve hızda olması halinde geçerli olmamaktadır. Eğer madde çok küçük (kuantum düzeyi) ve çok hızlı (ışık hızına yaklaştıkça) ise yer çekimi kanunları, zamanın ve mekanın mutlaklığı gibi bilinen tüm evrensel mekanik fizik yasaları geçerliliğini yitirmektedir. Dolayısıyla kendini bu ön kabullere dayandıran mekanistik düşünce de bu durumda işe yaramamaktadır.
    Yazar, fizikte meydana gelen bu değişmelerden hareketle batıda yeni bir düşünce yönteminin doğduğunu ifade etmektedir. Algı ve değerlerde kökten bir değişime yol açan bu yöntem, sistem düşüncesi olarak ifade edilmektedir. Köklerini kuantum ve rölativite teorisinden alan yeni bilimsel düşünce yöntemi özellikle etkisini genetik ve nükleer teknolojide göstermektedir. Çok farklı adlarla adlandırılmakla beraber yeni bilimsel düşünce tüm dünyada hızla yayılmakta ve pozitivist bilimsel anlayış tarafından oluşturulan bilgi dağarcığımızı hızla değiştirmektedir.
    Yazar yukarda ifade edildiği gibi tüm dünyadaki sosyal problemlerin temel nedenini mekanistik düşünme yönteminden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Problemlerin çözümünde kullanılan sınırlı mekanistik teşhis ve tedavi yöntemi, açlıktan kirliliğe, kentleşmeden enflasyona kadar hayatın her alanındaki sorunlara kaynaklık etmektedir. Oysa sistem düşüncesi olarak adlandırılan yeni düşünce yöntemi, sorunları algılamada ve çözmede insanlığa daha geniş imkanlar sunmaktadır. Bu doğrultuda, Batı da bilim alanından yaşam alanına doğru mekanistik düşünceden sistem düşüncesine geçiş yapılmaktadır.
    Sonuç olarak yazarın kitaptaki ana fikri şu cümlelerle ifade edilebilir: Günümüzün problemlerini çözmek için yeni bir bilimsel anlayışın tasarımı gerekmektedir. Bu yeni tasarım hayat, zihin, bilinç ve evrim sistemleri görüşünün ortaya çıkmasını, bütüncül yaklaşımın benimsenmesini; psikoloji ve psiko-terapiye batılı ve doğulu yaklaşımların bütünleştirilmesini, ekonomi ve teknoloji için yeni bir kavramsal çatıyı ve nihayet toplumsal ve siyasal yapılarımızda derin değişimlere yol açacak ekolojik ve duyarlı bir perspektifi içermektedir.

    Bu yeni anlayış, gelişmekte olan sistemler düşüncesinde vücut bulmaktadır. Sistem düşüncesi, doğu ve batı düşüncesinin yanı sıra pozitif bilimle izafiyet ve quantum teorisini telif ederek yeni bir bilimsel bilgi edinme modeli (paradigması) yaratmaktadır.
     



Sayfayı Paylaş