Barış Düşüncesi ve Saldırganlık

Konusu 'Kitap Özetleri' forumundadır ve EjjeNNa tarafından 17 Ekim 2007 başlatılmıştır.

  1. EjjeNNa Administrator


    TurkeyArena

    SALDIRGANLIK SORUNUNUN GÜNCEL YAŞAM İÇİNDE İNCELENMESİ

    Saldırgan bir davranışın kendini kolayca, şiddetle ve hızla dışa vurması, insana özgü tüm nitelikleri oluşturur. Saldırganlık, bir şefe özgü eylem olan erkekliğin ve kahramanlığın belirtisi de kabul edilir. Bu eylem “düşmana” karşı yönetilir ve başarı sağlanırsa dostlar ve tanıdıklar ses çıkartmazlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, bütün bunlar insanın saldırganlığını anlamaya hiç mi hiç yetmez .

    İnsanların tek başına bir aşk, ilgi ya da iğrenme uyandırdıkları gerçeği her zaman kesin olarak söylenemez. Biz zaten bir dış nesnenin uyarılması ve etkin beklentisi içerisinde bunları bir tür hazır buluruz ve bunlar ortaya çıkar çıkmaz, duygularımızı onlara yansıtırız. Bununla birlikte, yavaş yavaş bir eğilim ya da güçlü bir karşıt duygu duyumsamaktan ileri gelen ilginin bir başka bir biçimini de bilmiyor değiliz. Bu ilgiler aracılığı ile ve zamanla duygular coşar, en yüksek uyarı derecesine varır. Cinsel olarak yansımış bir nesnenin “kuşatması” ve onunla birlikte tek doyurucu bir edinime varılması gereksinimini az çok bastırılmaz bir şekilde duyumsarız.

    Tepki kavramı, parça parça olan davranışımızı bir düzene koymak için kavrayışımızı kolaylaştıran bir model oluşturmaya yarar. Gerçekte, saf halde bulunan özel bir tepi, kavramsal bir soyutlamadır ve saldırganlık tepisi kadar cinsel tepi de güncel yaşam içinde bağımsız bir etken olarak araya girmez.

    Saldırganlığın, cinsel gereksinimlere “dalga taşıyıcısı” hizmeti görmesi için bu iki nitelik sürekli olarak birleşmiş bulunur. Beslenmeyi şiddetle isteyen ve aynı anda çırpınan çocuk, karnı doyarken zevk aldığı kadar, saldırgan heyecanlarıyla dışa vurduğu düzensiz hareketlerden sonra iç organlarında da bir rahatlama duyar. Tepilerin iç içe hareket ettiklerini gösteren bu güzel bir örnektir.

    Cinsellik ve saldırganlık kavramları psikanalitik kurama uygun bir biçimde kullanıldığı zaman, tarihsel ve karmaşık bir anlam taşır ve gelişmenin çeşitli evrelerini her zaman içine alır. Şöyle ki; tepiler bireyin tüm yaşamı boyunca sürer. Cinsellik, zevk kaynağı olan tüm deneyimleri içine alır ve bebeklik çağından olgunluğuna değin, insanın cinsel evriminin köşe taşını oluşturur. Ayrıca bu tepisel enerjinin bir kısmı, doğrudan doğruya cinsel doyuma denk düşmeyen amaçlar için harcanır. Bu tür savla, karşılıklı anlayışın zor olduğu bir alana giriyoruz, çünkü burada davranışın düzenleyici yapısı iki düzeyde kendini gösteriyor. Birisi bireysel gereksinimler, ötekisi toplumsal buyrukları. ( bireysel gereksinimler günceldir, oysa ikinci durumda, kurumlaşmış ve uzun erimli idealler söz konusudur.).Ulusal kurtuluş savaşına yol açan böyle umutsuz bir durumda kurumlar bireyi tüm umutlarından ve ereklerinden vazgeçmeye, bireyi bağlı olduğu toplum ideallerinin buyruklarına adamaya zorlar.Daha önceki İki Dünya Savaşı ve günümüzde yerel savaşlar böyle bir şeyi benimsemenin ne denli tehlikeli olduğunu gösteriyor. Yalnız insan türüne özgü “ölüm tepisi” diye bir şey olmasaydı “savaş anında ölüm” olayı da açıklanamazdı. Fransız politikacı ve tarihçi A.De Tocqueville, bundan yüz elli yıl önce yazdığı Amerika’da Demokrasi adlı ünlü yapıtında “soylu onurunun feodal toplum içerisinde doğduğunu” söylüyor ve peşinden açıklıyor. “Amerika’da kimi tapınakların hala kalmasına izin verilen bir dindir bu, ama artık kimse buna inanmıyor ve daha sonra şu yorumu yapıyor: “Tüm toplumsal tabakaların kaynaştığı ve tüm toplumun bir tek kitle oluşturduğu Amerikan halkı gibi bir demokratik ulus içinde (....) onur yasası var, ama çoğu zaman yorumlayan yor.”artık durum böyle değil, “onurun” yaratıcısı iktidar, daha güçlü olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü bireyin bilincine biçim vermeye yarayan toplumsal süreçler, “ölüm tepisine” ve onur gibi erdemlerin altındaki gizli-yıkıcı eğilimlere karşı çıkan eleştirisel yapılara herkesin gözünde anlaşılır olması için şimdiye değin bir açıklama kazandırmayı başaramadı.

    Artık insan savaşların törenle yapıldığı meydanlarda elde silahıyla düşmüyor. İnsanların yol açtığı zincirleme bir doğal yıkım içinde ölüyor. Bu ölümün geleneksel savaş yollarıyla hiçbir ortak yanı yoktur. Bununla birlikte, “her zaman eyleme hazır olan” birey kaynağını tepkilerimizden alan bizim saldırgan davranışlara olan eğilimimizin yeniden ortaya çıkabileceği Vietnam Savaşı gösteriyor.

    Tarih boyunca seve seve ve kahramanca bir büyüklük niteliği verdiğimiz şu uygar olmayan karışık duygu örneği, dünya varolduğundan bu yana durmadan yineleniyor. Saldırganlığın amacı, ilgili toplumu korumak ve haklarının değerini artırmaktır. Onların gözünde toprak kutsal bir yer niteliğine bürünür, her yola baş vurularak korunur ve paraya sahiplik artık bir güvence sağlamaz. Saldırgan rekabet yüzünden her şeye en usta ve en iyiler karar verir. Ötekilere gelince, onların yazgıları konusundaki kararları, çok hiyerarşik bir sistem verir ve bu sistem içinde en zayıflar en önemsiz yere indirgenirler.

    Bir kısım canlı varlıklar, kendi türlerinden düşmanlarına karşı savunma hizmeti gören çok tehlikeli silahlarla donanmıştır.(yırtıcı hayvanların dişleri, boynuzlar vb.) ama bu silahları türdeşlerine karşı sınırsız biçimde kullanılması , bu türün önemli ölçüde azalmasına yol açabilir. Saldırganlığın insanın kendi Ben’ ine yönelik olabileceğini Freud ortaya çıkarttığı güne değin, bu tür boyun eğme pek dikkat çekmedi. Örneğin Stalingrad savaşını anımsayalım. Kuşatılmış askerler arasında disiplinsizlik yayılmadığı gibi tersine bunlar en korkunç ölümlere katlandılar.Geleceği önceden görebileceğimiz ölçüde diyebiliriz ki, yıkıcı saldırganlık ne bugün ne yarın bir yana atılacak olasıdır. Tüm çıkar ve inanç grupları ya da tüm bir ulus, bastırılmayan saldırgan tepilere maruz kalan diğer grupların beklenmeyen saldırısına maruz kalarak kurban olabilir. Böyle bir tehdit ne mantıksal kanıt yerine söylenen “boş sözler” ne “mucize” ilaçlar bir işe yarar. Böyle bir durumda, kararlı bir savunma geçerlidir.

    Grupların yaşamında olduğu gibi, bireylerin yaşamında da çatışmalara çok seyrek olarak tek yanlı karar verdiğinden, geriye incelemesi gereken bir nokta kalır. Bireyler yada gruplar olarak bireyden bireye yada gruptan gruba öç almak amacıyla kendi açımızdan saldırgan tasarıların beslendiğini öğrendiğimiz zaman, hemen heyecana kapılırız, burası tartışma götürmez. Tüm insan toplumlarında her zaman akışkan durumda saldırganlığa hazır bir yatkınlık vardır; bir fırsat doğar doğmaz saldırganlık seçilen düşmana doğru yönelir. Bu nedenle kimse suçsuz değildir. Bireyin Ben’i kendini bir iç savunmaya hazırlarken,bir dış saldırıya karşıda etkin olarak karşı çıkması gerektiğinden , durum eğretidir.

    Ana-Babayla çocuk arasında yerleşmiş saldırgan bir iletişim şebekesinin etkilerini,gizil dönemin başlangıcına değin, diğer bir deyişle çocuğun okula başladığı ve bunun ortadaki yankılarını göz önüne alacağımız ana değin kısmen bilmekle birlikte daha sonra araya giren saldırgan bir sarsıntının etkileri üzerine daha az bilgiye sahibiz. Zorunlu askeri eğitimlerin ve bu eğitimden geçenlerin kişilikleri üzerinde genel etkileri pek ölçecek durumda değiliz.

    Amerikalı bir paraşütçü İkinci Dünya Savaşı sırasındaki askeri eğitimini anlatıyor burada. New Yorker, gazetesinde bu yazı ile ilgili olarak şu açıklamada bulunuyor. Yazar “acı çekmeye ve başkalarına acı çektirme sistemini ve herhangi bir ideolojiyle bağlantısı olmadan nasıl başkalarını öldürme makinesine dönüştürdüğünü anlatıyor. Son savaş sırasında Normandiya’ ya paraşütle iniyor; anlattıklarıyla korkunç bir tablo çiziyor ve saçma sapan bir örgütlenmeyi anlatıyor; herhangi bir genç adamın böyle bir davranışa alıştırabileceğini bu anlatı bize gösteriyor. Görevini yerine getirdiği ve işini bitirdiği zaman, her şey sona eriyor: Geriye ruhsal ya da duygusal hiçbir iz kalmıyor.

    Bununla birlikte, şimdilik sorunu çok ivedilikle çözme olasıdır,çünkü düşmanın acımadan ortadan kaldırmak için eğitilen askerin daha önceki ve sonraki psişik durumunu derinliğine tanımak, istenilen bilgileri bize verebilir. Gerçi bu açıklamaları biz bir rastlantıya bağlı kalarak elde edebiliriz. Gerçekte birçok durumda ne eğitilen askerler, ne üstleri, öldürme engelini aşmayı öğrendikten sonra olup bitenler üzerine azcık düşünme arzusu duyuyorlar. Askerin varoluş nedenine hizmet eden,anlattıklarımızdan uzak bir durum içinde olmaları ve düşmanı ortadan kaldırmak için ulusun kendilerine verdiği kesin buyruğun karakteridir. Bu en acımasız savaş yöntemlerini açıklamakta başka şeyleri açıklayan ne varsa sadece zararlı sayılmaktadır. Üstelik içinde bulunduğumuz durumda uyarılmış suçluluk duygularının zayıflığını görme olasılığı ve savaşa gönüllü olarak katılma insanın korkunç şekilde katılaştığının kanıtıdır.

    SALDIRGANLIK VE UYUM

    Aydınlanma yüzyıllarından beri düşünce özgürlüğü toplumun öncülerinin ortaya koyduğu istekler arasında yerini koruyordu. Orta çağdan kalma gelenekler, büyük halk kitleleri içinde yaşıyor ve inançla töreler üzerine en ilkel tipte baskı yapan gelenekler sürüyordu. Bir sürü yeni buluşların etkisi altında üretim ilişkileri değişince ve teknik endüstri hızlı bir gelişmeye tanık olunca kentler büyümeye başladı. Çok sayıda insan böylece kendini hiç hazırlamadığı bir görevle olayların yeni durumuna uyum sağlama gereksinimiyle karşı karşıya buldu. Alanı giderek genişleyen kaba sömürü, yalnız kilisenin ahlaksal karşı çıkışıyla görünüşte engelleniyordu; oysa gerçek tersineydi ve kilise örneğin çocukların çalışması ve köle alışverişi için psikolojiyi hesaplıca kullanıyordu, bütün bunlar İktidarı elinde tutanların ve sömürüden yarar sağlayanların çıkarıyla pek güzel uyuşuyordu.

    Ergenlik öncesi cinsellikle,genital cinsellik arasında nasıl bir ayrım yapılıyorsa benzer şekilde örgütlü saldırganlıkla örgütlü olmayan saldırganlık arasında da açık bir sınır çizmek gerekir. Saldırganlık örgütlü olduğu andan itibaren etkinlik bir şey üzerine veya bir amaca yönelir. Örgütlenmemiş saldırganlık kategorisinde ortaya çıkan ve saldırganlığın dile gelmesinde olduğu kadar cinsel dışa vurmada da kendini gösteren geriye yönelik edimler gelince bunlar bir gün arzu edilir bir rahatlamayı teşvik eden yönlenmemiş eylemler ve ayrımlaşmamış eylemler olarak görülürler. Bu durumda kendimizi iki ödevle karşı karşıya buluyoruz. Saldırganlığın betimlemesine tepilerin fenomenolojisi açısından olduğu kadar ,dinamiği açısından da öncelik vermek ve ikincisi,ayrımlaşmış dışavurum biçimleri kadar tepilerin de en az ayrımlaşma gösterebilmesi için psişik organizmanın içinde hangi tepkisel bileşimlerin ve olgunlaşma süreçlerinin gerçekleşmesi gerektiğini öğrenmeye çalışmak. Bunun tersine bireyin dağınık ve örgütlenmemiş ilk etkinliğinin dışa vurumuna uygulanan ve gerçekten dayanılamayan engeller,cinsel enerjinin olgunlaşmasına neden olur.

    Yalnız kategorik bir gereksinim gibi değil ayrıca öğrenilmiş güdüsel dinamiklerin çeşitlemesi içinde tanıdığımız psikanaliz kuramının temeli üzerindeki davranışın bu iki görünümü,bizim davranışımızın biçim kazanmasındaki yöntemlerinin zayıflığını ortaya çıkarıyor. Gerçekte biz bir bunaltıdan serbest ve yıkıcı tepisel öç almaya karşı bizim uyumumuzu sağlayacak bir ben’in gücünden yada bir bilincin büyüklüğünden çok uzağız. Böyle bir toplumsal buyruk olgun yaşam biçimlerine uyum sağlamaya diğer bir deyişle ön yargılardan bir dereceye değin kurtulmaya denk düşer. Günümüzde yapılması gereken kültürel ve aynı zamanda toplumsal görevlerden birisi, toplumun içinde dayanılabilir yoksulluğun rolünü aydınlatmak olmalıdır her türlü ciddi yokumsama, zorunlu olarak psişik yapı üzerinde duygusuzluk boyun eğme çöküntü hatta psikoz gibi saldırganca patlamalara yol açmaz yada kötü etki yapmaz. Eski dönemlerde insanların yırtıcılık nefret ve sadizim gibi eylem ve duygularını azıcık olsun utanmadan uygulamış olmaları olasıdır. İnsanın doğuştan gelen ve yapısal saldırgan tepilerle donandığının ortaya çıkartmak ve bu yapılanmanın işlemini belirtmek istediğimiz zaman, buna başvurmaya hakkımız varıdır ama tarihsel süreç olarak saldırganlığın insanlaşmadaki başarı şansını bu yolla alacağını karşı çıktığımız andan itibaren bu başvuru artık kabul edilemez. Saldırganlığın özelliği yaralamaya çalışmak yada en azından acı vermektir. Kendiliğindenlik,örneğin tabuların güvence altına alındığı dengeli toplumsal alanda araya girmeye elverişli olmakla birlikte genelde çok çelişkili değerlendirmelerle karşı karşıya kalır. Kendiliğindenlik kavramına başvuran psikanaliz tutucu bir şekilde hareket edemez.

    Çevreye uyum yalnızca bir boyun eğme değildir.Çevrenin, yaşanılan ortamda yol açtığı değişikliklerin sonu gelmiyor. Buna karşılık bireyin kendisi de kendi çevresini kendi gereksinimlerine uymaya zorlar. Dış ortamda benzeşme ayrıca kendi güçlerimizi yeni bir biçimde kullanmaya bizi zorlar: İç gerçeklikle çatışma sürecince dış gerçekçiliğin sindirildiği ve dönüştüğü görülür. Çevreye etkin uyum dediğimiz işte budur. Çünkü dış nesneleri biz kendimize uydururuz. Fırsat düştükçe biz insanlar saldırganlaşırız hem de çoğu zaman yetersiz bir biçimde. En ilginç durumda biz ayrımına varamadığımız zaman ortaya çıkar ve bu sırada başkalarının bizden kaçındığını görmemiz belki de bizi şaşırtır. Eğitimin ve ortak törelerin en büyük görevlerinden biri saldırganlığa egemen olmaktır. Peki ama saldırganlık bir tepi midir? İnsanın özünde mi vardı* yada saf bir insanın varabileceği bir tepi midir? Biz bu sorulara ancak çelişkili yanıtlar verebiliriz. Her şeyi iyice düşünüp taşındıktan sonra diyebiliriz ki kültür etkeni olan klasiklerdeki önemli konular insanın kendi kendine yaptığı bu imgeler bilgelik öğretileri ve arzu sistemleri diye ikiye ayrılır,birincilere göre insan aynı zamanda aşk ve yıkım yeteneğine sahiptir, ikinciler insanın iyi olmasını isterler.
     



  2. EjjeNNa Administrator

    İNSANIN KAN DÖKÜCÜLÜĞÜ İLE İLGİLİ TEZLER

    Çarmıha gerilmiş insan simgesi yüzyıllardan beridir bizim uygarlığımızın ortak bir yanı olmuştur. Hıristiyanlık için haça germe her şeyden önce haksızlık eylemini temsil eder. Ama bizim bu sahneyi önce geleneksel dinden koparmamız gerekiyor, çünkü haça germe işkencesi çoğu kez uygulanmıştır. Acısız ölüm insandan esirgenmiştir. Çünkü ölüm kendi başına yeterince sert bir ceza değildir. Ölüm tehlikesi herkese eşit dağıtılmış olsa bile bir insan diğerini öldürmek istediği zaman kan dökücülük kendisine bir hak olarak tanınmamıştır. İnsan kendi zevkini kafasında tasarlar. Buna göre öldürme zevkini de kafasında tasarlar. İşte bu yüzden haça gerilmiş görünüm bizde yalnız acıma ve suçluluk duygusu değil ayrıca ve öldürme ve yok etme sahnesinde yasak olan gizli bir zevki de yandırır. Büyük dinlerin kültürlerinin son bulması bir maden ocağında yitirilmiş elmaslar etkisi yapıyor. Kan dökücülüğünde yıkma zevkinin özüne kaynaklık eden dinsel güçlerin temelinde değişen hiçbir şey yok. İnsanın davranışı üzerine yapılan bilimsel araştırmaların yıkım tutkusunun herkeste bir tepkiye denk düştüğünü bize öğretmesi gerekir. Bu tutku kendi kaynağının insanın eğilimlerinden birisinden alıyor. Herhangi bir toplum ne kadar istekli olursa olsun kendi saldırganlığımızı evcilleştirme yükünü kendi üstüne alamaz. Bu kadronun içine en zayıf olanı acı verme zevkini ortadan kaldırmada girer. Tüm toplumlarda insanlar her zaman modellere göre sıralanmışlardır ve model almak istediklerimizin bizimle bir benzerlik göstermesi gerekir. Bizim kaygılarımızın da ve yoksulluklarımızın da izini taşımalıdır. Ayrıca dışardan gelebilecek kurtarıcı bir ahlakın artık ümit edemeyiz. Tersine başkalarının çoğu zaman duymadan bizi örnek alabilecek şekilde kararlarımızın belli güçlere bağlı olması gerekir. Buda bizim ortaya çıkabilecek belli olan bir mucizeyi beklemekten kurtarır.

    BARIŞ DÜŞÜNCESİ VE İNSANIN SALDIRGANLIĞI

    “Barış, her çeşit görüş açısından en çok dikkate değecek kadar iyi bir terimdir. Her zaman için insanların gözünde çok çeşitli ve son derece ayrı anlamalara geldi. Bu çeşitlilik olmasaydı, insanlar barış üzerinde uyum sağlamak için bu denli sabırsız davranmazlar ve bir birlik kurarlardı”Biz barış sorunlarıyla yalnız istemeye istemeye ilgileniyor değiliz, ayrıca kendi öz saldırganlımızla da çok az ilgileniyoruz. Bu sonuncusu kendi ahlaksal çatışmalarımızın sonucu iken, gerçekte kendi saldırgan eğilimlerimizi doğru olarak değerlendirmeyi içeren kendi üzerimize yapacağımız çatışma da oldukça boşuna görülüyor. Yaşamın kendi türdeşlerimizden şok tarzında istediğimiz haklar kadar bu kez onların bizden aynı nitelikte istediği haklardan dünyada sürekli kavgalar, iktidar kavgaları ve savaşlar doğuyor. Gerçekte insanın çıkarları tehlikeye girer girmez eşitlik duyguları kolayca bozulur. Demek ki hiç kimse, kendine hizmet eden bir harekette, bir saldırganlık düşüncesi görmez. Ayrıca dilde kavgayı savaştan ayırdığı zaman haksız değildir. İlk başta fiziksel ve zihinsel koşullara uygun kavga ve yarışma gelir. Bunlar bir ücret yada bir toplumsal sınıf savaşına dönüştüğü zaman uzlaşmaz duygular ortaya çıkar. İnsanlardan başka hiçbir varlık, kendi türdeşlerine karşı yönlendirilebilir bir yıkıcılığa sahip değildir. Ayrıca saldırıya uğrayan insan düşmanı karşısında öz koruma düzeneklerini seferber edebilecek bir yeteneğe sahiptir ve bunu yaparken sanki kendi türünden birinin karşısında değil de, türün düşmanı karşısındaymış gibi davranır. Öz savunmada trajik bir durum varsa, o da saldırganlığın yol açtığı tepisel bir rahatlama vermesidir.

    Ölüm tepisi, tepi olarak saldırganlığın gerçekten çekirdeğini oluşturduğunu saptamamıza olanak vardır. Eğer durum böyleyse tepinin birincil amacı şu olacaktır: Ölüm fırsatıyla gelen rahatlama. Freud’ün kafasında bu yönde giden bir kavram vardı: Yaşamdan ölüme doğru ilerleme gerçeklik ilkesine değil nirvana ilkesine boyun eğen tepinin akışıyla atbaşı gider. Bu anlayışın felsefi anlayışı henüz kapanmış değildir ve deneysel planda doğrulanması kolay olmaz. Bununla birlikte, ölüm tepisi kavramı, başka bir yaklaşıma izin vermektedir. Bu yaklaşım, insanın toplumsal ilişkiler konusunda kalıtsal davranış biçimlerinin genel sisteminden ortaya çıkabilir, diyen görüşten hareket etmektedir. Adam öldürme niyetinin kendini göstermesi için belli bir derecede uyarıya varmak gerekir. Güncel konuşma dilinin kendisi bile buna tanıklık etmektedir. Birisi bir başkasına “Göreceksin, senin kemiklerini kıracağım” dediği zaman gerçekte böyle bir olasılıktan uzaklaşmış olur. Ve kendi gücünü aşan bu tasarısını gerçekleştirmekten uzaktır. Bunu gerçekten yapabilmesi için psikopatolojik koşulların bir araya gelmesi gerekir.

    Toplum düzeyinde insan öldürme eğiliminin yayılması için o toplum içinde güçlü bir kötü niyet tasarımının varlığı gerekir. İşte yalnızca o zaman bunaltı ve suçluluk duygusunu aşma duygusu aşma olasılığı ve cinayete girişme yolu açılır.Bir barış kavramı taslağı çizmeye giriştiğimiz zaman, karşı güç diye nitelenemeyecek olan ve barışçı olmayan bir evrimin kimi öğelerini bir kez daha gözden geçirelim. Modern endüstriyel toplumun neredeyse her düzeyinde saldırganlık gereksinimi yoksulluk çeker. Eylem alanına yakından odaklaşmış ve yakıcı bir ayna gibi yoğunlaşmış yalnız yaşayan çekirdek aileler var. Ayrıca yine büyük şirketlerde çalışmanın ve organizasyonun mekanikleşmiş ve katı yapılarına etkin olarak katılamama olanaksızlığından ileri gelen yoksulluklar vardır.

    Bir Aslanın yada Kaplanın, kendi soyundan olan bir hayvanla yaptığı kavga başka, avına karşı davranışı farklıdır. Oysa insanların davranışında böyle bir ayrım tümüyle ortadan kalkmıştır. Öldürücü amaçla yapılan saldırganlıkları gerçekten engelleyecek hiçbir töre yoktur. İnsanoğlu bir savaşa girer girmez eğer durum gerektiriyorsa kendi benzerlerini ortadan kaldırmak için elinde bulunan tüm araçları gözünü kırpmadan kullanır. Eğer atomik bir toplu öldürme tehlikesi ciddi boyutlarda artıyorsa, o zaman rekabetin nedenlerini ve ilkel patlama eğilimlerini engelleyen ve aklın yolunu açacak bir sonuca varabilir mi? Ne yazık ki, bir kez daha bu sorunun yanıtını verecek hiçbir şey yoktur.
     

Sayfayı Paylaş