Atatürk ve Din

Konusu 'Mustafa Kemal Atatürk' forumundadır ve Pelin tarafından 13 Mart 2008 başlatılmıştır.

  1. Pelin Super Moderator


    Çok iyi bilindiği gibi Atatürk'ün hareket noktası, millet için olan dini "milletten ayrı bir müessese haline getiren düşünceye karşıdır; menfaatçilere, yobazlara, medeniyete çelme takmaya yeltenen kara kuvvete karşıdır.

    Yunanlıların İzmir'den kaçarken yaktıkları camileri yeniden yaptıran Atatürk'tü. İşgal altındaki ülkelerde kılınması caiz olmayan Cuma Namazı'nı kılmak olanağını Anadolu Müslümanları'na sağlayan Atatürk'tü. Eğitimi laikleştirmek amacıyla getirdiği "Tevhid-i Tedrisat Kanunu"nun (Eğitimin Birliği Yasası) 4. maddesinde, din adamı yetiştirmek için ayrı okullar öngören de Atatürk'tü. Ama bütün bunlar, eski düzen isteyen bazı çevrelerin, her yeniliğe karşı çıkmalarını ve Atatürk'ü "dinsizlik"le suçlamalarını engelleyememiştir.



    AKIL DİNİ, İSLÂM DİNİ

    Muhterem sanatkârlar, aziz arkadaşlar.
    Bizi yalnış yola sevkeden habisler bilesiniz ki alelekser din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep "şeriat" sözleriyle aldata gelmişlerdir.Tarihimizi okuyunuz,dinleyiniz.. Görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve kötülüklerden gelmiştir. Onlar her türlü hareketi dinle karıştırırlar. Halbuki, elhamdülillah hepimiz müslümanız, hepimiz dindarız. Artık bizim dinin icaplarını öğrenmek için şundan, bundan derse ve akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dinimizin esaslarını anlatmaya kâfidir. Buna rağmen "hafta tatili dine aykırıdır" gibi hayırlı, akla ve dine uygun meseleler hakkında sizi kandırmaya çalışan alçaklara ilgi göstermeyiniz. Milletimizin içinde hakiki ve ciddi alimler vardır. Milletimizin bu gibi alimleriyle iftihar eder. Onlar milletin emniyetine ve ümmetin itimadına mazhardırlar. Bu gibi ulemaya gidin. "Bu efendi bize böyle diyor, siz ne diyorsunuz?" deyiniz, fakat genel olarak buna da gerek yoktur. Bilhassa bizim dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçüye hangi şeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin menfaatine, islamın menfaatine muvafıksa kimseye sormayın; o şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın tetabuk ettiği bir din olmasaydı yüce olmazdı, son din olmazdı.
    .................... Büyük dinimiz çalışmayanın insanlıkla alâkası olmadığını bildiriyor. Bazı kimseler modern olmayı kâfir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu düşüncesidir. Bu yanlış açıklamayı yapanların maksadı, islamların kâfirlere esir olmasını istemek değildir de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, Hoca olmak sarıkla değil, dimağlardır.




    DİNİ POLİTİKA ARACI YAPMAYINIZ

    Mensup olmaktan onur ve mutluluk duyduğumuz İslam Dini, yüzyıllar boyunca bir siyaset aracı olmaktan kurtarmanın gerçeğini gözlemiş bulunuyoruz. Kutsal ve Tanrısal dinimizi, aşırı isteklere sahne olan politikadan ve politikanın tüm etkisinden bir an evvel kesin kurtarılmalıdır. Ulusun, dünya ve ahretle ilgili, mutluluk buyruğu bir zorunluluktur. Ancak bu suretle İslam Dini'nin yüceliği gerçekleşir.




    ATATÜRK VE MEVLÂNA

    Milli Mücadele yılları içinde geçen birçok olaydan çok sonra Atatürk, Topkapı Sarayı Müzesi'ni ziyaret ediyor. Mukaddes emanetlerin bulunduğu dairenin önünde duruyor. Üstad Necmeddin Okyay Hocanın yazdığı ve sedefçi Vasıf Bey'in işlediği Mevlâna'nın Farsça bir kıtası bu dairenin kapısına hakkedilmiştir. Ata bu yazıya dikkatle bakıyor ve yanında Farsça bilen bir zata mânasını soruyor. Tercümesini aşağı yukarı şöyle yapıyorlar: "Bütün kapılar kapandı fakat senin kapın açıktır". Atatürk bir an düşünceye daldıktan sonra: "Hey koca sultan, bütün tekkeleri kapattık, fakat senin kapın açık kaldı."




    ATATÜRK DOLMABAHÇE'DE İLK TÜRKÇE KUR'ANI NASIL OKUDU?

    Saadettin Kaynak, hatıralarında bu konuyu şöyle anlatıyor:
    Bir gün Dolmabahçe Sarayı'nın Büyük Muayede Salonu'nda saz takımı toplanmıştı. Kanunu Mustafa, Mısırlı İbrahim, Nobar, Hafız Kemal, Hafız Rıza, Hafız Fahri hep oradaydık. Atatürk bir sınav ve deney yapmaya hazırlanmış görünüyordu. Elinde Cemil Said'in Türkçe Kur'an tercümesi vardı. Evvela Hafız Kemal'e verdi okuttu; fakat beğenmedi.
    "Ver bana, ben okuyacağım" dedi.
    Hakikaten okudu, ama - hâlâ gözümün önündedir - askere kumanda eder, emirler verir gibi bir ahenk ve tavırla okudu. Bunun kendisi de farkına vardı. Elhamı sırayla dolaştırmaya başladı. Hafızlara birer birer okutuyordu. Solunda Hafız Kemal, sağında ben vardım. Hepsi okuduktan sonra sıra bana geldi. Hiç unutmam, Elhamı ötekilere verdiği gibi kapalı değil de, açmış, evvelden tespit ettiği anlaşılan sayfanın alt kısmını göstererek:
    "Bu işaret ettiğim ayeti okuyacaksın."
    Diye vermişti. Baktım; Nisa Suresi'nin 27. ayeti. Okumaya başladım:
    "Validelerinizi, kızlarınızı, hemşirelerinizi ve birader veya hemşirelerinizin kızlarını, süt ninelerinizi, süt hemşirelerinizi, kadınlarınızın validelerini nikahınız altındaki kadınların vesayetine verilmiş kızlarını taht-ı nikaha almak size haramdır. Yalnız, birlikte yatmadığınız kadınların kızlarını almakta hiçbir günah yoktur. Kendi oğullarınızın zevcelerini ve iki hemşireyi nikah etmeyiniz. Lakin bir emr-i vaki olmuşsa Allah gafur ve rahimdir."
    Bu cümleyi okur okumaz Atatürk gürledi.
    "Bu bir hezeyandır. Böyle bir şey olmaz."
    Haklıydı. Okurken bunda bir yanlışlık olduğunu ben de hissetmiş, fakat kitaba göre harfi harfine okumak mecburiyetinde kalmıştım. Hemen ayağa kalktım:
    "Paşam, bu tercüme yanlıştır. Kur'an böyle değildir" dedim.
    "İsbat et yanlış olduğunu" dedi.
    "Kur'andaki aslı "İki kızkardeşi cemetmek haramdır." şeklindedir, dedim.
    Belliki Atatürk bu tercümenin sakatlığını sezmişti. Bunun üzerine bu yanlışlığın sebebinin, Kur'anın aslından değil, Fransızca tercümesi esnasında vukua geldiği anlaşıldı. Bu tercüme yanlışlığı münakaşası yarım saat sürdü. Şurasını da ilave edeyim ki, Atatürk, okuyuşumu beğenmişti.
    Ertesi akşam yalnız beni çağırdı. Yanında İsmet Paşa'dan başka kimse yoktu. Beni yine ortalarına oturttular ve "Dün akşam söylediklerini tekrar et" buyurdular. Yalnışlık meselesini anlattım. Arkamı sıvazlayarak:
    "Aferin,dediler; hakikaten hafızmışsın."
    Meğer Kur'anın aslı ile diğer kitapları tetkik ederek karıştırmış, yalnışlığı kendileri de tesbit etmiş.
    "Bu tercümeyi bırakalım, Mehmet Akif'in tercümesini alalım."
    Diyordu ama bütün aramalara rağmen Akif'in Mısır'da bulunan tercümesi bir türlü ele geçirilemedi. Bir müddet sonra Mısır'a gittiğim zaman Akif'in de - herhangi bir yanlışlığa düşmek ihtimalini düşünerek - tercümesini yakmış olduğunu öğrendim....




    ATATÜRK'ÜN DİN BİLGİSİ

    Yıl 1926... Yer Trabzon'un Kavaklı Meydanı Ortaokulu...
    Birinci sınıfın kapısı açılır ve Atatürk görülür. Yanında ünlü din adamlarından Tevfik Hoca vardır. Hoca'ya "buyrunuz" diye yol gösterir.
    Hoca, "Önce siz buyrunuz Paşam" diye saygıyla eğilir. Ama Atatürk kabul etmez. Etrafındakilerle birlikte girerler. Dersin konusu "Sireti Nebi ve Kur'an"dır.
    Atatürk bir öğrencinin Kur'an okumasını ister. Bu görev de, daha sonra öğretmen olacak olan Hakkı Okan'a düşer... Atatürk dinler ve okunan suredeki "semibasir" sözcüğünün "tecvit"teki anlamını sorar.
    Sonra dersin hocası Vasıf Hoca'ya döner. "İnşirah Suresi"ni okumasını ve yorumlamasını rica eder. Ama Hoca, sıra yoruma geldiğinde ezilip büzülür:
    "Yanımda yorum kitabı yok..."
    Atatürk'ün kaşları çatılır... "Birkaç satırlık bir sureyi yorumlamak için, yorum kitabına ne gerek var" der. Sureyi "tecvit" kurallarına uyarak kendisi okur. Herkesin anladığı Türkçe sözcüklerle yorumlar. Ve Vasıf Hoca'ya, bir yanlışlık yapıp yapmadığını sorar.
    Hoca mutlu ve hayrandır:
    "Siz Tanrı'nın ulusumuza armağan ettiği eşsiz bir öndersiniz...
    Olay ilginç ve anlamlı!
    ( Olayın anlatıldığı yazı yıllar öncesinden saklanmış ve Atatürkçü bir şehidimiz olan Ahmet Taner Kışlalı'ya iletilmiştir. )
    Atatürk, Kur'an'ı da iyi biliyor, dinimizi de... Gerçek din adamlarına saygı duyuyor. Onlar da saygı uyandırıyor.


    * * *


    Atatürk'ün din ile ilgili görüşleri açıktır: "Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki, din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfın din simsarlığına müsaade edimemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. İşte bu vaziyete karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Bu gibi din ticareti yapan insanlar masum halkımızı aldatmışlardır. Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz bu kimselerdir. Hangi şey ki, akla, mantığa, halkın menfaatine uygundur; biliniz ki, o bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din olmasaydı, mükemmel olmazdı, son din olmazdı."
    "Temeli çok sağlam bir dinimiz var. Malzemesi iyi, fakat bina yüzyıllardır ihmal edilmiştir. Harçlar döküldükçe yeni harç yapıp binayı takviye lüzumu hissedilmemiştir. Aksine olarak birçok yabancı unsur ve yorumlar, boş inançlar binayı daha fazla hırpalamıştır."
     



Sayfayı Paylaş