Atatürk Şiirleri Fazıl Hüsnü Dağlarca

Konusu 'Karışık Şiirler' forumundadır ve EjjeNNa tarafından 20 Ocak 2016 başlatılmıştır.

  1. EjjeNNa Administrator


    ON KASIM'LARDA YÜRÜMEK

    Atatürk'üm işte 10 Kasım yine
    Dalgalanır ağaçlarla oğullar
    Dalgalanır oğullarla nineler
    Dalgalanır ninelerle genç kızlar
    Özlemin ta yüreğime işlemiş
    Seni bulmak, seni görmek için ben
    Bütün toprakaltıyla barışacağım ..

    Ereceğim sana usta, barışta, başarıda
    Öyle
    Güçlüsün ki
    Güçleneceğim
    Öyle yücesin ki, yüceleceğim
    Düşüne düşüne seni kocaman kocaman
    Dağlara, dağlara karışacağım ..

    Ozan mıyım, ordu muyum, su muyum anlaşılmaz
    Çağlar upuzun allığı yüreğimde ülkünün
    Sanki bayrak bir kalemdir, sanki gökler bir kağıt
    Sanki ellerim gece
    Sanki ellerim gündüz
    Yazacağım seni daha, bir daha
    Ben senin ölümünle yarışacağım ...

    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA


    MUSTAFA KEMAL'İN OĞLU


    Mustafa Kemal'in oğlu diyorlardı ona.
    Sırtını okşamıştı Mustafa Kemal bir sabah erken.

    Geçiyordu paşalarla beylerle,
    Su içmişti tarlasından şuncağız.
    Öbür çocuklardan ayırmıştı kendini artık,
    Adını duyuyordu yüreğinde ateşçe,
    Soluk alırken, ekmek yerken..

    Köyün yetimiydi, ölmüştü babası Çanakkale'de,
    Kale gibi tutardı omuzlarında başını.
    İnce bacakları altında koca ayakları vardı
    Sarıydı, kuruydu bozkırda bir çalı kadar,
    On üçündeydi ama, göstermiyordu yaşını.

    Bir zaman sonra top sesleri duyuldu uzaklardan,
    Al al oldu dağların moru.
    Eli silah tutanlar girmişti cephelere bir bir,
    Kadınlar, çocuklar, dedeler toplandı cami avlusuna
    Sordu cümlesi birbirine ne yapak?

    Ansızın düşman askeri görüldü çayırda,
    Geldi çattı köye gavurun zoru.
    Devrisi gün bir haber ulaştı evlere, samanlıklara
    Alanda ismi yazılacakmış herkesin.

    O saat bir yangın sardı Mustafa Kemal'in oğlunu,
    Kimi Kadir diyecek, kimi Mıstık, kimi Özdemir..
    Ankara'dan gelen rüzgarlar önünde,
    Ankara'ya uçan şahinlere karşı,
    O, ne desin?
    O, Mustafa Kemal'in oğlu, nasıl söyler
    Adını, bir avuç düşmana?
    Mustafa Kemal'in oğlu yenilmez, tutsak olmaz,
    Adını vermez süngüler altında,
    Kellesini verse bilem.
    Hem ağaç ağaçtır; öküz öküzdür,
    İsim yakışmalı cana.

    Bayrak mıydı ne, kartal kanadı mıydı ne,
    Ses verdi göklerden adı.
    O yürüyordu, köylünün dehşeti büyüyordu peşinde,
    Büyüyordu gövdesi,
    Büyüyordu dağ kadar.
    Dur diye haykırdılar, namluları çevirip üstüne,
    Durmadı...

    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA


    MUSTAFA KEMAL'İN KAĞNISI


    Yediyordu Elif kağnısını
    Kara geceden geceden.
    Sanki elif elif uzuyordu, inceliyordu
    Uzak cephelerin acısıydı gıcırtılar
    İnliyordu dağın ardı, yasla
    Her bir heceden ..

    Mustafa Kemal'in kağnısı derdi kağnısına
    Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı.
    Çabuk giderdi, çok götürürdü Elifçik
    Nam salmıştı asker içinde ..
    Bu kez yine herkesten evvel almıştı yükünü
    Doğrulmuştu yola önceden önceden ..

    Öküzleriyle kardeş gibiydi Elif
    Yemezdi, içmezdi, yemeden içmeden onlar.
    Kocabaş, çok ihtiyardı, çok zayıftı
    Mahzundu bütün bütün Sarıkız, yanı sıra
    Gecenin ulu ağırlığına karşı
    Hafiftiler, inceden inceden ..

    İriydi Elif kuvvetliydi kağnı başında.
    Elma elmaydı yanakları, üzüm üzümdü gözleri
    Kınalı ellerinden rüzgar geçerdi daim;
    Toprak gülümserdi çarıklı ayaklarına
    Alın yeşilini kapmıştı, geçirmişti
    Niceden niceden ..

    Durdu birdenbire, Kocabaş, ova bayır durdu
    Nazar mı değdi göklerden, ne?
    Dah etti, yok. Dahha dedi, gitmez
    Ta gerilerden başka kağnılar yetişti geçti gacur gucur
    Nasıl durur Mustafa Kemal'in kağnısı.
    Kahroldu Elifçik, düşünceden düşünceden ..

    Aman Kocabaş, ayağını öpeyim Kocabaş
    Süs beni, öldür beni, koma yollarda beni.
    Geçer, götürür ana, çocuk, mermisini askerciğin
    Koma yollarda beni, kulun köpeğin olayım.
    Bak hele üzerimden ses seda uzaklaşır
    Düşerim gerilere iyceden iyceden ..

    Kocabaş yığıldı çamura
    Büyüdü gözleri büyüdü, yürek kadar
    Örtüldü gözleri örtüldü hep .
    Kalır mı Mustafa Kemal'in kağnısı bacım
    Kocabaş'ın yerine koştu kendini Elifçik
    Yürüdü düşman üstüne yüceden yüceden ...

    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA


    KAHRAMAN


    Gölgen bir nur işledi güneşe vardığı gün;
    Seni gördük sesimiz Hakk'a yalvardığı gün,
    Seni gördük, bir mazi dağları sardı ses ses,
    Bir Akdeniz dalgası buldu içinde herkes..

    Sana çıkar bu yurdun ararsak son yolu da,
    Kutlu bir Tanrı oldun güzel Anadolu'da.
    O kadar eskisin ki şimdi ruhumuzda sen,
    Bulursun bu sevgide asırları istersen.

    Ararsan bakışında uzun ovalar erir,
    Dinlersen gönül denen yüce dağlar ses verir.
    Bir dünya, bir millete düşman olduğu zaman
    Sana büyük hızını verdi nabzındaki kan..

    Dört sınırın ucunu getirdin bir araya,
    Dört bucak sevgisini topladın Ankara'ya.
    Sesin, bir tılsım gibi, yurdu dolaştı yer yer
    Ve senden öyle keskin hız aldı ki gönüller.

    Yüzyılda giden vatan bir anda geri geldi,
    Sonra sanki ruhundan kartal sesleri geldi;
    Sanki yeni bir ışık süzüldü gözlerinden
    Ve bir fert, tek başına, bir millet yarattın sen.

    Bastığın yer tarihten yer alırmış, yok, değil:
    Bir gününe bir tarih bağışlasak çok değil!
    Çok değil, kanımızın rengini süze süze,
    İsmini döğmelerle işlesek göğsümüze..

    Çok değil göğsümüzün içine çizsek seni,
    İsterse bundan sonra ufuk yansın, gök yansın;
    Çünkü sen bu milletin umduğu kahramansın..
    Gölgen bir nur işledi güneşe vardığı gün;
    Seni gördük sesimiz Hakk'a yalvardığı gün...

    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA


    BÜYÜK MİSAFİR


    Bir sevinç incilemiş gözleri yaşlar yerine,
    İzi üstünde gül açmış kapanan her yaranın.
    Bir bahar yağmuru halinde derinden derine
    Çağlıyor her yanı alkışla yeşil Marmara'nın.

    Bu misafirdir, inan memleketin neyse varı,
    Böyle bir yüz mü görür bir daha fâni ömrün?
    Gelin ay Bahr-i Muhit'in köpüren dalgaları,
    Kırk asırlık yolu bir hızda alan Türk'ü görün...

    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA


    ANIT KABRİN KAPISI


    Bu kapı başlar çok uzaklardan,
    İzmir'de, Akdeniz'de,
    Dört nala köpürürken atlarınız,
    Kılıçların parıltısındaki haklardan.

    Bayrak bayrak olmuş şafaklardan,
    Göklere sığmaz Allah Allah sesleri,
    Geçer Hürriyet ebemkuşaklarında
    Taklardan.

    Mübarek ırmaklardan
    Yıkanmış yemyeşil muradınız
    Kavaklara sizden varılır şehitler
    Mustafa Kemal'e kavaklardan...

    Fazıl Hüsnü DAĞLARCA
     



Sayfayı Paylaş