Arif Nihat Asya Tüm Şiirleri

Konusu 'En Güzel Şiirler' forumundadır ve SeçiL tarafından 29 Mart 2016 başlatılmıştır.

  1. SeçiL Well-Known Member


    NAAT Şiiri

    Seccaden kumlardı..
    ................................
    ................................
    Devirlerden, diyarlardan
    Gelip, göklerde buluşan
    Ezanların vardı! .

    Mescit mümin, minber mümin...
    Taşardı kubbelerden tekbir,
    Dolardı kubbelere “amin”..

    Ve mübarek geceler dualarımız;
    Geri gelmeyen dualardı...
    Geceler ki pırıl pırıl
    Kandillerin yanardı..
    Kapına gelenler ya muhammed,
    - uzaktan, yakından –
    Mümin döndüler kapından...

    Besmele, ekmeğimizin bereketiydi,
    İki dünyada aziz ümmet;
    Muhammed ümmetiydi.

    Konsun –yine- pervazlara güvercinler,
    “Hû hû”lara karışsın âminler...
    Mübarek akşamdır;
    Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!

    Şimdi seni ananlar,
    Anıyor ağlar gibi...
    Ey yetimler yetimi,
    Ey garipler garibi;
    Düşkünlerin kanadıydın,
    Yoksulların sahibi...
    Nerde kaldın ey Resûl,
    Nerde kaldın ey Nebi?

    Günler, ne günlerdi, yâ Muhammed,
    Çağlar ne çağlardı:
    Daha dünyaya gelmeden
    Mü’minlerin vardı...
    Ve bir gün, ki gaflet
    Çöller kadardı,
    Halîme’nin kucağında
    Abdullah’ın yetimi
    Âmine’nin emaneti ağlardı.
    Hatice’nin goncası,
    Aişe’nin gülüydün.
    Ümmetinin gözbebeği
    Göklerin resûlüydün...

    Elçi geldin, elçiler gönderdin...
    Ruhunu Allah’a,
    Elini ümmetine verdin.
    Beşiğin, yurdun, yuvan
    Mekke’de bunalırsan
    Medine’ye göçerdin.
    Biz bu dünyadan nereye
    Göçelim, yâ Muhammed?

    Yeryüzünde riyâ, inkâr, hıyanet
    Altın devrini yaşıyor...
    Diller, sayfalar, satırlar
    “Ebu Leheb öldü” diyorlar.
    Ebû Leheb ölmedi, yâ Muhammed
    Ebû Cehil kıt’alar dolaşıyor!

    Neler duydu şu dünyada
    Mevlidine hayran kulaklarımız;
    Ne adlar ezberledi, ey Nebî,
    Adına alışkın dudaklarımız!
    Artık, yolunu bilmiyor;
    Artık, yolunu unuttu
    Ayaklarımız!
    Kâbe’ne siyahlar
    Yakışmamıştır, yâ Muhammed
    Bugünkü kadar!

    Hased gururla savaşta;
    Gurur, Kafdağı’nda derebeyi...
    Onu da yaralarlar kanadından,
    Gelse bir şefkat meleği...
    İyiliğin türbesine
    Türbedâr oldu iyi.

    Vicdanlar sakat
    Çıkmadan yarına,
    İyilikler getir, güzellikler getir
    Âdem oğullarına!

    Şu gördüğün duvarlar ki
    Kimi Tâif’tir, kimi Hayber’dir...
    Fethedemedik, yâ Muhammed,
    Senelerdir.

    Ne doğruluk, ne doğru;
    Ne iyilik, ne iyi...
    Bahçende en güzel dal,
    Unuttu yemiş vermeyi...
    Günahın kursağında
    Haramların peteği!

    Bayram yaptı yapanlar;
    Semâve’yi boşaltıp
    Sâve’yi dolduranlar...
    Atını hendeklerden -bir atlayışta-
    Aşırdı aşıranlar...
    Ağlasın Yesrib,
    Ağlasın Selman’lar!

    Gözleri perdeleyen toprak,
    Yüzlere serptiğin topraktı...
    Yere dökülmeyecekti, ey Nebî,
    Yabanların gözünde kalacaktı!

    Konsun -yine- pervazlara güvercinler,
    “Hû hû”lara karışsın âminler...
    Mübarek akşamdır;
    Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!

    Yüreklerden taşsın
    Yine, imanlar!
    Itrî, bestelesin Tekbîr’ini;
    Evliyâ, okusun Kur’ân’lar!
    Ve Kur’ân-ı göz nûruyla çoğaltsın
    Kayışzâde Osman’lar
    Na’tını Galip yazsın,
    Mevlid’ini Süleyman’lar!
    Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
    Geri gelsin Sinan’lar!
    Çarpılsın, hakikat niyetine
    Cenaze namazı kıldıranlar!

    Gel, ey Muhammed, bahardır...
    Dudaklar ardında saklı
    Âminlerimiz vardır...
    Hacdan döner gibi gel;
    Mi’râc’dan iner gibi gel;
    Bekliyoruz yıllardır!

    Bulutlar kanat, rüzgâr kanat;
    Hızır kanad, Cibril kanad;
    Nisan kanad, bahar kanad;
    Âyetlerini ezber bilen
    Yapraklar kanad...
    Açılsın göklerin kapıları,
    Açılsın perdeler, kat kat!
    Çöllere dökülsün yıldızlar;
    Dizilsin yollarına
    Yetimler, günahsızlar!
    Çöl gecelerinden, yanık
    Türküler yapan kızlar
    Sancağını saçlarıyla dokusun;
    Bilâl-i Habeşî sustuysa
    Ezânlarını Dâvûd okusun!

    Konsun –yine- pervazlara güvercinler,
    “Hû hû”lara karışsın âminler...
    Mübarek akşamdır;
    Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!


    Kubbeler

    Dün başlar seferber, eller seferber;
    Kurşun eritildi, mermer çekildi.
    Bunlar, bu kubbeler, bu minareler
    Akçayla olacak işler değildi.

    Böyle bir gemide yendi suyu NUH.
    Ve bu yelkenlerde kanatlandı RUH.

    Taşıtıp kalyonla pırlanta, inci
    Abide haline koydu sevinci
    Gergefle işleyip bir inci sultan
    Ki çiçek verirdi saksıya koysan,

    Bulabildinse ey yolcu yerini
    Hepsinin alnında altından bir ay.
    Seyret İstanbulun camilerini
    Minare minare, kubbe kubbe say!

    Açılır masmavi burda gökyüzü,
    Gümüşten sütunlar üstünde durur...
    Kimin gölgesi dinlenir yerde,
    Kiminin beyazı sulara vurur.

    Allaha giden yol buralardadır,
    Kapılar açılır şerefelerden,
    Burdan uğurlanır mubarek aylar,
    Bayram burda başlar arifelerden.

    Mihraplar, kemerler, kubbeler yapmış,
    Sultanı, çerisi, piri, veziri,
    Nesilden nesile götürsün diye
    Kanatlar üstünde şanlı TEKBİRİ.

    Nice başbuğların açtığı yerde:
    Biri yardan geçmiş,öteki serden,
    Yolcular gidiyor yarına doğru,
    Kafile kafile bu köprülerden.

    Kuşun uçuş, gülün açış saati,
    Tanrının fermanı yüce kubbede
    Duyulur uyanık Fatihin 'Uyan!'
    Dediği uzaktan Sultan Ahmede.

    Diken dikmiş, yakan yakmış mumunu,
    Şamdanlar şamdanlar, ulu şamdanlar.
    Ki aydınlığıyla, asırlar boyu
    Yolunu bulurdu yolda kalanlar.

    Burda kubbe, kemer ve mihrap olmuş,
    O kıvrak şekli ki serhadde yaydı;
    Atlas bayrakların dalgalarında
    Rüzgarla öpüşen ince bir aydı.

    Kimi yıkanırdı şadırvanlarda
    Tekbire HU HU katıyor kimi;
    Beyazıt önünden güvercinlerin
    İncidir yemi...

    Söyleyin ey nazlı haber kuşları:
    Tuna boylarından müjde geldi mi?

    Uzaklarda kırık minarelerden
    Gökte bir kapıyı vurur leylekler;
    Bir gün açılacak o büyük kapı
    Ve kanatlar yere inmeyecekler.

    Taraf taraf, kol kol şu yamaçlardan
    Açtıkça fetihler tarihi Türkün
    Kubbeler erecek bir gün murada
    Ve minareler dal verecek bir gün.

    Geçerken altından bu loş kemerin
    Menekşe menekşe gül güldür içi..
    Kapanmaz kapısı Allah evinin
    Ki beş vakit gürül gürüldür içi.

    Çinliler çinliler taze çinliler:
    Boyası göz nuru, fırçası kirpik...
    Ey sanat ' Kuruyan dallarımıza
    Bir yeşil yaprak ver ' demeye geldik.

    Biri hattın; biri mermerin, tuncun,
    Kurşunun sırrını aramış bulmuş;
    Yesari elinde 'Lafza-i Celal'
    Sinan'da kubbeyle minare olmuş.

    İşte bir kubbe ki söyler saati...
    Yolcu ilk, dalgalar son cemaati,
    Mavidir çinisi, yenidir adı;
    Mermerini sisler karartamadı.

    Şahzade, Laleli, Haseki Sultan...
    Hepsinin üstünde Süleymaniye...
    Süleymaniyeden, Ayasofyadan
    Yollar iner dal dal Yenicamiye.

    Yelken yelken, seren seren geiler;
    Yamaçta, kıyıda, yolda Camiler,
    Bu Horasan, mermer kurşun dağları
    Omuzunda taşıdığı çağları.

    Taşıyacak daha çağlar boyunca
    Ve yer çekmeyecek, yere koyunca.
    Yolları arkada bırakan hızla;
    Kanatlarımızla, atlarımızla
    Aşarken toprağı, taşı, denizi
    Bu kurşun memeler emzirdi bizi.

    Böyle bir gemide, yendi suyu NUH...
    Ve bu yelkenlerde, kanatlandı RUH...


    İnanmak

    Bardaktan seni içmek
    Seni teneffüs etmek havada...
    Dolaşmak, dolaşmak sana dönmek
    Seni bulmak yuvada...

    Yolumuzda aylar, yıllar
    Basamak basamak...
    Basamakların çıkamadığı yere
    Kanatlarınla çıkmak...

    Boşaltmak takvimden günleri
    Günlerin üstünden yollara bakmak
    Rüzgarla esmek, sularla akmak...

    Baharı yollamak yollara
    Alıkoymak bir nisanın tadını...
    Dışarda herkes gibi seslenmek sana
    Ve koynunda söylemek asıl adını...

    İnanmak, inanmak, inanmak
    Ninnilerinle uyuyup, türkülerinle uyanmak...


    Tanrıya Sesleniş


    Elsizlere el, dilsizlere dil ver yeniden,
    Lutfet, bize bin şanlı nesil ver yeniden,
    Dünyayı alıp avcuna bir gün Tanrım,
    Avcunda bu dünyaya şekil ver yeniden


    Çocuk ve Ağaç

    Çocuk, çok sevdi ağacı...
    Verirdi ona, her kış
    Çiçekleri olaydı!

    Ağaç, çok sevdi çoçuğu...
    Öperdi altın saçlarından
    Dudakları olaydı!

    Ve ona öptürmek için,
    Eğilirdi yerlere kadar;
    Yanakları olaydı!

    Dökerdi önüne hepsini
    Gümüşten, altından, sedeften
    Oyuncakları olaydı!

    Ve çoçuk gittikten sonra,
    Böyle kalır mıydı ağaç?
    Ne olurdu onunda
    Bacakları olaydı,
    Ayakları olaydı!


    Anne

    İlk kundağın
    Ben oldum, yavrum;
    İlk oyuncağın
    Ben oldum.

    Acı nedir
    Tatlı nedir... bilmezdin
    Dilin damağın
    Ben oldum.
    Elinin ermediği
    Dilinin dönmediği
    Çağlarda, yavrum
    Kolun kanadın
    Ben oldum
    Dilin dudağın
    Ben oldum.

    Belki kıskanırlar diye
    Gördüklerini
    Sakladım gözlerden
    Gülücüklerini...
    Tülün duvağın
    Ben oldum!

    Artık isterlerse adımı
    Söylemesinler bana
    `Onun Annesi` diyorlar...
    Bu yeter sevgilim bu yeter bana!

    Bir dediğini iki
    Etmiyeyim diye öyle çırpındım ki
    Ve seni öyle sevdim sana
    O kadar ısındım ki
    Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim
    Gün oldu kırdın...
    İncinmedim;
    İlk oyuncağın
    Ben oldum.. Yavrum
    Son oyuncağın
    Ben oldum...

    Layık değildim
    Layık gördüler
    Annen oldum yavrum
    Annen oldum!


    Bir Bayrak Rüzğar Bekliyor!

    Şehitler tepesi boş değil,
    Biri var bekliyor.
    Ve bir göğüs, nefes almak için;
    Rüzğar bekliyor.
    Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;
    Yattığı toprak belli,
    Tuttuğu bayrak belli,
    Kim demiş meçhul asker diye?
    Destanını yapmış,kasideye kanmış.
    Bir el ki;ahretten uzanmış,
    Edeple gelip birer birer öpsün diye faniler!
    Öpelim temizse dudaklarımız,
    Fakat basmasın toprağa temiz değilse ayaklarımız.
    Rüzğarını kesmesin gövdeler
    Sesinden yüksek çıkmasın nutuklar,kasideler.
    Geri gitsin alkışlar geri,
    Geri gitsin ellerin yapma çiçekleri!
    Ona oğullardan,analardan dilekler yeter,
    Yazın sarı,kışın beyaz çiçekler yeter! Söyledi söyleyenler demin,
    Gel süngülü yiğit alkışlasınlar
    Şimdi sen söyle söz senin.
    Şehitler tepesi boş değil,
    Toprağını kahramanlar bekliyor! Ve bir bayrak dalgalanmak için;
    Rüzğar bekliyor!
    Destanı öksüz ,sükutu derin meçhul askerin;
    Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye
    Yattığı toprak belli,
    Tuttuğu bayrak belli,
    Kim demiş meçhul asker diye?


    AĞIT

    Ağlayın, parmakları nur
    Sularından kınalı kızlarım
    Ağlasın Meraga göklerinden
    Meraga'ya bakıp yıldızlarım

    Yollara Kürşadlar uzanmış ölü
    Ağlasın Akülke, ağlasın Sütgölü
    Yiğitlerim uyur gurbet ellerde
    Kimi Semerkant'ta bekler beni
    Kimi Caber'de

    Caber yok, Tiyanşan yok, Aral yok
    Ben nasıl varım?
    Ağla ey Tanrı dağlarıdan
    İndirilmiş Tanrım

    Şu yakın suların
    Kolu neden bükülmez
    Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin
    Benden doğar, bana dökülmez?

    Ben ki ataeşle konuşurdum.selle konuşurdum
    İdil'le Tuna'yla Nil'le konuşurdum
    "Sangaryos"u "Sakarya" yapan
    "İkonyom"u "Konya" yapan
    Dille konuşurdum.


    BAYRAK


    Ey,mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
    Kızkardeşimin gelinliği,şehidimin son örtüsü!
    Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
    Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.

    Sana benim gözümle bakmayanın
    mezarını kazacağım.
    Seni selamlamadan uçan kuşun
    yuvasını bozacağım.

    Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
    Gölgende bana da, bana da yer ver !
    Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar.
    Yurda ay yıldızın ışığı yeter.

    Savaş bizi karlı dağlara götürdüğü gün.
    Kızıllığında ısındık,
    Dağlardan çöllere düşürdüğü gün.
    Gölgene sığındık.

    Ey, şimdi süzgün, rüzgarlarda dalgalan;
    Barışın güvercini, savaşın kartalı...
    Yüksek yerlerde açan çiçeğim;
    Senin altında doğdum,
    Senin dibinde öleceğim.

    Tarihim, şerefim, şiirim, her şeyim:
    Yer yüzünde yer beğen !
    Nereye dikilmek istersen,
    Söyle, seni oraya dikeyim !


    FETİH MARŞI


    Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
    Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;
    Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek

    Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın?
    Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

    Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden....
    Senin de destanını okuyalım ezberden...
    Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...

    Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın...
    Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

    Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini...
    Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini?
    Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini

    Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
    Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

    Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır.
    Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinandır.
    Haydi artık uyuyan destanını uyandır.!

    Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın
    Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın.!

    Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
    Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan!
    Sana selam getirdim Ulubatlı Hasandan....

    Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;
    Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

    Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin!
    Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
    Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın...

    Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın?
    Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!


    MAVİ


    Kayıklarla kayıkçılar
    Dalgıçlarla balıkçılar
    Bilirsin:ne ister,deniz!

    Kendini bu isteklerin:
    Yelkenlerin küreklerin
    Altına seriver, deniz!

    Balıkların,kandillerin
    Ne varsa olsun ellerin
    Bana mavini ver deniz!


    GÜZELLİK


    Hastalık, sevgisizlik, öksüzlük...
    Neler geçirdim ben!
    Çıkabilseydi bir, "güzel" diyecek
    Güzelleşirdim ben!


    Yollar


    Varsın biraz da yollar çeksin benim cefamı
    Artık verin çocuklar, artık verin asamı!.
    Bir başka kainata, bir başka yurda yol var;
    Siz örtünün garipler siz örtünün abamı!
    Yorgun düşüp uzandım altında asumanın;
    Gölgende buldum ey dal bir anne ihtimamı.
    Şahane manzaraydı dünya sınırlarında
    Bir kubbenin rüku’u, bir zirvenin kıyamı.

    Yükseklerinde ömrün dağlar, sular kovuklar:
    Yükseklerin diliyle tekrar edin nidamı!
    Dağlar lisana geldi, gökler lisana geldi;
    Şerh oldu Mesnevi’den yıldız
    Şerh oldu Mesnevi’den yıldızların kelamı.
    Şeffaf mavinizden abdest alıp el açtım
    Artık yakındayım, ey gökler, duyun duamı!


    Sen


    Koku, tad, sıcak... sende her aradığım vardı:
    Seni soğuk bulanlar, ısıtamayanlardı.


    Seni


    Sana vermiş veren sulardan ses
    Sana vermiş veren şiirden dil...
    Yaratılmışsın ayrı topraktan...
    Hamurun,toprağın bizimki değil!

    Saçların var,ki başka türlü sarı
    Gözlerin var,ki başka türlü yeşil

    Yarı olmuş vücudun üstünde
    Ne güzel şey çocuk yüzün ,çil çil!
    Bu köpükler,bu dalgalar,bu güneş...
    Hepsi birden diyor:'Geliş,serpil!'

    Nefesin var,ki başka türlü sıcak
    Gözlerin var,ki başka türlü yeşil


    Tanımadı


    Türküm müjdeydi ülkeye
    Gezdim söyleye söyleye
    Bir gün söylemedim diye
    Türküm beni tanımadı

    Onlar bacım,onlar ağam
    Onlardır sevincim tasam
    Ahmet’im, Mehmet'im, Suna’m
    Güllü’m beni tanımadı

    Elimde doğmuş kuzular
    Bir gün benden soğudular
    Sordum ne oldunuz ne var
    Sürüm beni tanımadı

    Daha dün sözleştik şurda
    Düğün hazırladım Yurda
    Eller beni tanıdı da
    Sözlüm beni tanımadı

    Yine sizinleyim dedim
    Nasılsam öyleyim dedim
    Çıkıp ta söyleyim dedim
    Karım beni tanımadı

    Hırpalanmak ne kelime
    Didik didik lime lime
    Götürülürken ölüme
    Ölüm beni tanımadı

    Arif Nihat Asya
     



Sayfayı Paylaş