Anayasa ne işe yarar

Konusu 'Hukuk Rehberi' forumundadır ve EmRe tarafından 18 Şubat 2012 başlatılmıştır.

  1. EmRe Well-Known Member


    Anayasa nedir ve ne işe yarar?
    Anayasa ve yasalar ne işe yarar?

    anayasa nedir ne işe yarar
    Siyasi tarihimizin en çok tartışılan kavramlarından birisi hiç şüphesiz ki “Anayasa” dır. Osmanlı imparatorluğunun son döneminde ilan edilen “Teşkilatı Esasiye Kanunu” ndan sonra günümüze kadar birçok kez anayasa yapılmış, değiştirilmiş ama anayasa tartışmaları da ne yazık ki gündemin en önemli tartışma konularından biri olmaya devam etmiştir. Peki, nedir bu anayasa sorunu ki, yıllar boyunca hep aynı şeyi tartışıp duruyoruz?
    Anayasa bir devletin hangi esaslara göre yönetileceğini belirleyen ve mutlak bir şekilde de uyulması gereken bir hukuk metnidir. Bir başka ifadeyle de anayasalar devletin yönetiliş biçimine esas teşkil ederler. Zaten anayasanın diğer yasalardan tek ve en önemli farkı da vatandaşları direk olarak değil, dolaylı olarak etkilemesidir. Çünkü anayasanın asıl muhatapları devlet tarafından yönetilenler, yani vatandaşlar değil, devleti yönetenler, yani siyasiler, devlet memurları, kamu görevlileri ve bürokratlardır. Onların hak ve görevlerini yerine getiriş biçimleri de dolaylı olarak halkı ve vatandaşları etkiler.

    [​IMG]

    Buraya ilişkin bir örnek vermek gerekirse, örneğin türbanın yasak olup olmadığı veya devletin ilköğretim kurumlarında din dersi verip vermemesi anayasanın değil, diğer kanunların konusudur. Anayasa ise ortaya koyduğu temel ilkeler vasıtasıyla diğer yasaların hangi esaslar doğrultusunda çıkarılabileceğini belirleyerek dolaylı olarak tüm sorunların nasıl ve ne şekilde çözümleneceğine ışık tutar. Diğer bir ifadeyle de anayasa türban kullanılsın mı kullanmasın mı sorunuyla ilgilenmez, anayasanın belirlediği konu türbanın hukuki statüsünü belirleyecek olan bir yasanın hangi esaslara göre düzenlenecek olduğudur. Bu da dolaylı olarak böyle bir yasanın düzenlenip düzenlenemeyeceğini, düzenlenecekse de bunun hangi ilkeler ve esaslar çerçevesinde düzenleneceğini belirlemiş olması anlamını taşır.
    Devletlerin yönetilişi bizim de benimsediğimiz “güçler ayrımı” ilkesine göre birbirinden bağımsız 3 ayrı güç tarafından gerçekleştirilir. Bu güçler de her biri birbirinden farklı fonksiyonları bulunan yasama, yürütme ve yargı olarak tanımladığımız güçlerdir. Devletin fonksiyonunu layıkıyla yerine getirebilmesi de yine birbirinden farklı iki ayrı faktöre bağlıdır ki bunlar da;
    1. Devletin fonksiyonun, özellikle de yönettiği halk için ifade ettiği şeyin yani devletin devlet olmak nedeninin, halka karşı üstlendiği görev ve sorumluluklarının lafta kalmaması için somut ifadelerle belirlenmiş ve bir esasa bağlanmış olması,
    2. Devletin gerek yönettiği halka karşı sahip olduğu hak, görev ve yetkilerin gerekse de devleti devlet yapan birbirinden ayrı fonksiyonları bulunan üç ayrı erkin birbirleri arasındaki ilişkilerde yerine getirecekleri hak ve görevlerinin açık ve net bir şekilde tanımlanmış olmasıdır.
    Eğer, bu yukarıda belirtilen unsurlar anayasada yerine getirilmezse gerek devlet ve halk arasındaki ilişkilerde ve gerekse de devlet kurumları arasındaki ilişkilerde “her an her şey olabilir” demektir. Uygulamada da zaten “her an her şey olabildiği” için devletin işleyiş biçimi rahatsızlıklara neden olmakta, bu nedenle de anayasa tartışmaları kaçınılmaz bir hale gelmektedir. Ülkemizdeki durum da aynen bu şekildedir ve bu nedenle de anayasa tartışmaları en çok tartıştığımız konuların başında gelir. Hal böyle olduğu içinde bir anayasadan beklenen ilk şey anayasada belirlenen tüm ilke ve esasların farklı yorumlara yol açıp “her an her şeyin olabileceği” siyasal bir yapının oluşmasına imkân vermemesi, diğer bir ifadeyle “kim veya hangi kurumların hangi durumlarda, hangi esasa göre ne yapması gerektiğinin” esasını belirlemesidir.
    Bu güne kadarki anayasa metinlerinde belirleyici ve esas teşkil edeceği düşünülen ilkeler ne yazık ki fazlasıyla muğlâk ve soyut kavramlardı. Zaten tüm tartışmaların nedeni de belirleyici ilkelerin kendilerinin belirsiz olmasından, belirsizliğe yol açmasından kaynaklanmıştır. Oysa bir hukuk kuralının olmazsa olmaz en temel özelliklerinden birisi kuralın belirlediği şeyi açık, net ve hiçbir kuşkuya mahal bırakmayacak şekilde tanımlamasıdır. Bunun aksi duruma hukuk dilinde “yasal boşluk” denir ki bu yasal boşluğun da özellikle bir anayasada kesinlikle olmaması gerekir. Çünkü yasal boşluğun olduğu bir yerde gücü ve/veya güçleri elinde tutanlar o boşluğu diledikleri gibi kullanırlar ve bundan da kendi asıl amaçları doğrultusunda büyük bir zevkle istifade ederler. Anayasanın bir kere delinmesiyle bir şey olmaz diyebilen insanlar, yasal boşluk bulduklarında artık neler yapmaz bir düşünmek gerekir.
    Ülkemizde ne yazık ki devletin yönettiği halka karşı üstlendiği somut bir görev ve sorunluluk hiçbir zaman olmamıştır. Bu da bizim bu güne kadar ki bütün anayasalarımızın en büyük eksikliğidir. Devlet “kutsaldır, yücedir, ne isterse onu yapar, nasıl isterse öyle yapar” zihniyeti kültürlerimizde o kadar derin yer etmiştir ki, bu da bütün dünyada olduğu gibi bizde de devleti yönetenlerin kendilerini kutsal ve dokunulmaz, yani sorumsuz ilan etmeleri sonucunu doğurmuştur. İnce ve detaylı örnekler aramaya hiç gerek yok, ülkemizde devleti yönetenlerin, gerek siyasiler ve gerekse de bürokratların her hangi bir şekilde sorumluluk altına alınmaları, yargılanmaları atomun parçalanmasından çok daha zor bir olasılıktır. Bunu hepimiz biliyoruz. Bu nedenle de şimdi tartışmaya açılan anayasa taslağından da bu konuda çok fazla da bir şey beklemiyoruz.
    Ben prensip olarak mevcut ve geçerli olan anayasanın içerdiği bir çok eksiklik ve belirsizlik nedeniyle değiştirilmesinden yanayım ama şimdi AKP hükümeti tarafından hazırlanan, hazırlatılan ve son günlerde de tartışmaya açılan yeni anayasa taslağının özü itibariyle yıllardır süregelen tartışmaları ve devletin işleyiş şeklinde ortaya çıkan sorunları ortadan kaldırabilecek niteliklere sahip olduğunu düşünemiyorum. Çünkü anayasanın “Cumhuriyetin niteliklerini” belirleyen 2 nci maddesi tanımlaması gereken, tanımladığı alanlarda bir dolu “yasal boşluklar” içermekle kalmamış aksine bize göre tamamen anayasal bir “boşluk” oluşturmaktadır. Yani anayasa taslağının 2 nci maddesine göre yıllardır korumaya çalıştığımız cumhuriyetimiz şimdi tartışmaya açılan yeni anayasa taslağı ile de belirgin her hangi bir niteliği sahip olmayacak demektir.
    Yeni anayasa taslağının ilk 2 maddesi aşağıdaki gibidir.
    Madde 1- Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

    Cumhuriyetin nitelikleri
    Madde 2- Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına dayanan, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.
    Şimdi yeni anayasa taslağına baktığımızda özellikle en önemli başlangıç maddelerinde halen geçerli olan anayasada da olduğu gibi ciddi bir boşluk sorunu olduğunu görürüz. Şöyle ki 1 nci madde Türkiye Cumhuriyetinin bir Cumhuriyet olduğunu belirtmektedir. Bu konuda da zaten kimsenin en ufak bir kuşkusu ve sorunu bulunmamaktadır. Belki çok marjinal bir azınlık dışında da bilinen siyasi partiler ve örgütler içinde Türkiye’nin yine eski Osmanlıda olduğu gibi bir padişah tarafından yönetilmesini isteyen ve talep eden kimse bulunmamaktadır. Ne Türk halkının ne de cumhuriyetin belirleyici aktörlerinin cumhuriyetle ilgili olarak en ufak bir sorunu yoktur. Ancak sıra “Cumhuriyetin nitelikleri” ni belirleyen 2 inci maddeye geldiğinde durumun çok karmaşık ve belirsiz olduğu görülür. Bir diğer ifadeyle de sorunumuz genel anlamıyla bir cumhuriyet sorunu değil ama ne yazık ki cumhuriyetin nitelikleri sorunu olarak devam etmeye meyillidir.
    2 inci maddeye göre Türkiye Cumhuriyetinin nitelikleri aşağıdaki gibi sıralanmaktadır ki bunlarda
    1. İnsan haklarına dayanan
    2. Atatürk milliyetçiliğine bağlı
    3. demokratik
    4. laik
    5. sosyal ve
    6. hukuk devleti olarak ifade edilmiştir.
    Yukarıdaki kulağa hepside hoş gelen niteliksel özelliklerden 6 maddenin sadece bir tanesi, o da “insan hakları” ile ilgili olanı günümüze kadar ne kadar uygulandığı ayrı bir sorun olmakla beraber ne ifade ettiği belli olan bir özelliktir. Türkiye Cumhuriyeti altına imza attığı insan hakları beyannamesini yükümlülüklerini kabul etmiştir. Bu nedenle de nelerin insan hakkı olup nelerin de insan hakkı olmadığı konusunda her hangi bir belirsizlik yoktur. Ancak ülkemizin uluslar arası platformlarda özellikle de insan hakları ile ilgili yükümlülüklerine çok da fazla riayet etmediği herkesin malumudur.
    İnsan haklarının dışında kalan diğer maddelerin hepside kişiden kişiye, siyasi partiden siyasi partiye değişik şekillerde yorumlanabilecek ve siyaseten de uygulanabilecek soyut ve muğlak kavramlardır. En basitinden Atatürk milliyetçiliğine bağlı olmak konusunda bırakın siyasi partileri Atatürk’çü derneklerin, sivil toplum kuruluşlarının bile birbirleriyle hem fikir olduklarını ileri sürmek hiçbir şekilde mümkün değildir. Çünkü sadece STK ların değil neredeyse her bir Türk vatandaşının bile ayrı bir Atatürk ayrı bir Atatürk milliyetçiliği anlayışı vardır ve bu nedenle de ne kimse bir diğeriyle Atatürk milliyetçiği konusunda anlaşabilir ne de bu ilkenin bir devletin yönetim biçimini belirleyici bir ilke olduğunu kabul etmek mümkündür.
    Soyut ve muğlâk ifadeler siyaseti ve devlet yönetimini belirleme konusunda bağlayıcı unsurlar olurlarsa bu bağlayıcılık da hiçbir şekilde fonksiyonunu yerine getirmeyecek ve herkes o bağlayıcı olacağı varsayılan unsuru dilediğince yorumlayabilecek, o doğrultuda da yapacağını yapacak demektir. Yani yasal boşluklar kaçınılmaz olacak demektir. Bu durumda da o ifadelerin anayasada yer almasıyla almaması arasında da en ufak bir farkın olmayacağı da kendi kendine ortaya çıkar. Örneğin Atatürk’çülük olarak tanımladığımız ideoloji hem devletçiliği hem de halkçılığı bir arada gerçekleştirmeyi öngören bir düşünce biçimidir. Bu bence de son derece paradoksal belirsizliğin pratikte nasıl uygulanacağı ise tam bir muammadır. Misal olarak ekonomide devletçi bir ekonomik politika mı takip edeceğiz, yoksa şimdilerde bütün siyasi partiler tarafından benimsendiği gibi serbest piyasa ön gören bir politika izleyeceğimiz belirsizdir.
    Aynı şekilde eğer anayasaya göre sınırları çizilmiş bir demokrasiden söz edilemeyecekse demokratik bir devlet olmanın da fazla bir önemi yok demektir. Geçerli demokratik kurallara göre kim ne derse desin yeterli oya sahip her parti istediği ve anayasaya aykırı olmayan her yeni kanunu yasalaştırabilir. Çok ileriye gitmeye bile gerek yok, mecliste yeterli sandalyeye sahip bir siyasi parti seçim yasasını değiştirebilir mi? Kesinlikle değiştirebilir, çünkü anayasada demokrasinin şekli ve temel kuralları belirlenmemişse bu güne kadar defalarca olduğu gibi seçim yasası de istendiğinde kolaylıkla değiştirilebilir, hatta antidemokratik bir hale bile getirilebilir. Peki, bu durumda T.C. nin demokratik bir devlet olmasının fonksiyonundan bahsedebilir miyiz? Demokrasilerde kural olarak halkın isteklerinin yerine getirilmesi esastır. Çünkü yok eğer bu böyle olmayacaksa da demokrasinin benimsenmesinin de fazla bir önemi olmayacak demektir. Peki ya halkın istedikleri ile anayasanın öngördükleri birbirleri ile uyuşmazsa ne olacaktır? Üstelik halk isterse anayasaların da değişebileceği de ayrı bir demokratik gerçeklik olduğuna göre açık ve net ifadelerle niteliğin belirlenmediği bir cumhuriyette demokrasi ve anayasa kavramlarının birbirlerini işlevsiz bir hale sokmaları kaçınılmaz olmayacak mıdır?
    Laiklik ilkesi de aynı şekilde bizim senelerdir üzerinde tartıştığımız ama hiçbir zaman ve hiçbir şekilde üzerinde mutabakat sağlayamadığımız bir kavramdır. Sorunun özü burada da cumhuriyetin niteliğini belirleyecek olması düşünülen laiklik kavramın ne ifade ettiğinin tam olarak belli olmamasıdır. Bildiğimiz gibi Türkiye’de (ben hariç) laiklik ilkesini kabul etmeyen benimsemeyen cumhurbaşkanından en sonuncu vatandaşa kadar hiçbir kimse de yoktur. Herkes bir şekilde laiktir ve herkes de laikliğin sürdürülmesinden yanadır. Ancak laik olmanın devlet için ne ifade ettiği, halkın inançlarını ne şekilde yaşayabileceği ve özellikle de devletin din kurumunun içinde mi, dışında mı, dışında ise ne kadar dışında olacağı sorunsalı hiçbir şekilde belirlenmemiş, bu nedenle de her türlü uygulamaya, dolayısıyla da her türlü istismara müsait bir konudur. Zaten başka türlü de cumhurbaşkanı eşinin Çankaya köşkünde türbanıyla oturabilirken, sıradan bir vatandaşın kamu alanında veya masraflarını vergileriyle finanse ettiği üniversitelerde ayrımcılığa maruz kalması açıklanamaz. Kısacası Cumhuriyetin temel ilkelerinden birisi olarak kabul edilen laiklik ilkesinin ve kapsamının anayasamızda açıklayıcı bir şekilde tanımlandığından söz etmek hiçbir şekilde mümkün değildir. Her şey bir yana en basitinden türban kullanmak suç mu, yoksa herkese tanınan bir hak mı olduğu sorusunun cevabı bile hukuken cevaplanmış değildir. Bu durumda da yani hakların ve suçların arasındaki net ve kesin bir sınırın çizilmediği bir devletin ne sosyal bir devlet ne de bir hukuk devleti olması her halde söz konusu değildir.
    Gerek eski, gerek geçerli ve gerekse de şimdi tartışmaya açılan anayasa taslağının bence en önemli ve en ciddi belirsizliklerin biriside hiç şüphesiz ki “kamusal alan” olarak tanımlanan ve çeşitli anayasal kurumlar tarafından farklı hukuki statüye sahip olduğu varsayılan alandır. Sorun, madem bu alanda farklı bir hukuki statünün olması gerektiğinden bahsediliyor bu alanın ne sınırlarının ne de sahip olacağı hukuki statünün belirsiz olmasıdır. Bilindiği üzerine geçmişte hepimizin tanıdığı bir anayasa profesörümüz “parkların bile kamusal alan” olarak düşünülebileceğini öne sürebilmiştir. Evet, elbette devlet egemen olduğu sınırlar dahilinde özel alanlar belirleyebilir ve oraları için özel hukuki statüler belirleyebilir. Örneğin “serbest bölgeler” ilan edebilir ve oralar için geçerli olmak üzere farklı bir hukuki statü belirleyebilir. Ama bu demek değildir ki o özel bölgelerin sınırları yoktur veya oralarda geçerli olan hukuki statü belirsiz olabilir. İster serbest bölge veya isterse de kamusal alan olsun bir hukuk devletinde her yerde geçerli olan hukuki statünün mutlak bir şekilde önceden anayasaya uygun bir şekilde belirlenmiş olması vaz geçilmez bir koşuldur. Hukuki statüsü belirsiz bir alanın varlığı da, bundan bahsedilmesi de, bunlarla ilgili varsayımlarda spekülasyonlarda bulunulması da bence başlı başına bir anayasa ihlalinden başka bir şey olarak değerlendirilemez. Bunun aksi yönündeki gayretler sonu nereye varacağı belli olmayan derin devlet oluşturmak gayretinden ileri gitmez.
    2007 senesi devletin bütün anayasal kurumlarının birbirleri ile ihtilaflı olarak geçirdiği bir yıl olarak tarihe geçmiştir. Cumhurbaşkanı ile başbakan, cumhurbaşkanı, başbakan ile ordu komutanları, meclis ile yargı en hayati konularda birbirleri ile çatışmışlardır. Sadece bunlar bile ne yazık ki ülkemizde güçler ayrımı ilkesinin çalışmadığını göstermektedir. Bu gün itibariyle kabahatlisi kim olursa olsun yasama ve yürütme erkleri ile gerek yargı erki ve gerekse de devlet yönetimi konusunda bir erk olmayan ordu ve üniversitelerimiz arasında çok ciddi görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Görüş ayrılıkları varsa da bunun mutlaka bir sorumlusunun olması gerekmez mi? Bence de bu görüş ayrılıklarının en önemli nedeni anayasamızın bütün erkler arasında bir görüş birliği sağlayacak netlikte, açıklıkta ve şeffaflıkta olmaması, benimsenen ilkelerin fazlasıyla yoruma açık olmasıdır. Herkesin göreceli bir şekilde yorumlayabileceği bir ilke veya esas da ne ilkedir ne de esas. Bu nedenle de bu şekilde formüle edilmiş bu yeni anayasa taslağı da özü ve esası itibariyle cumhurbaşkanından başbakana kadar hepimizin, birbirimizin kafasına fırlatabileceği bir kitapçıktan başka bir şey olamaz.
    Sonuç olarak anayasa bir taraftan devlet ve millet ilişkiselliği diğer taraftan da devletin ve onun kurumlarının yönetilişinin hangi ilke ve esaslara bağlı olarak gerçekleştirileceğini kurallara bağlayan bir hukuk metnidir. Anayasanın uzun, kısa olmasının her hangi bir fonksiyonu yoktur. Önemli olan benimsenen niyet, ilke ve esasların hiçbir alt veya mecazi anlam içermeksizin açık ve net bir dille ifade edilmiş, bunun gereklerine de herkesin uymak zorunda olduğudur. İşte bu sağlanamadığında da bitmek tükenmek bilmeyen anlaşmazlıklar, tartışmalar ve çatışmalar kaçınılmaz olur.

    Kaynak: Milliyet
     



Sayfayı Paylaş