Akıl'lı Romantik Edebiyat

Konusu 'Türkçe-Edebiyat' forumundadır ve RüzGaR tarafından 19 Ekim 2009 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    Akıl'lı Romantik Edebiyat

    Polisiye edebiyatın tarihi, burjuva toplumunda suçun tarihi olduğu kadar, Aydınlanma ile başlayan yeni yaşam biçiminin, maddîleşen değerlerin eleştirisinin tarihiyle de sıkı sıkıya bağlıdır. Romantik edebiyatın öncüleri Gotik'tir. Yani, Anglo-Saxon edebiyatın 'Büyük Romantik Başkaldırısı' korku öyküleriyle olmuş, aynı akımdan gelen Quincey, Poe, Collins gibi yazarlar, daha sonra polisiyenin ilk örneklerini vermişlerdir.

    Polisiyeler, 150 yıllık tarihi geçmişlerinde çok farklı okumalar, eleştiri ve değerlendirmelerle karşı karşıya kaldı. İlk örnekleri alt/üst farkı gözetmeksizin edebiyat içi sayılırken, artık farklı bir kategori olduğu kabul görülmekle birlikte saygınlığının tartışmasız olduğu 'altın çağ'ın ardından gözden düştü. Son yıllarda, postmodern bakışların da etkisiyle, yeniden üzerine konuşulmaya değer edebî ürün muamelesi görüyor. Biraz literatür karıştırdığımızda, polisiye edebiyat üzerine yapılmış, değişik disiplinlerde çok sayıda araştırma olduğunu hemen farkediyoruz. Konuya edebiyat içinden bakanlar kadar, okuyucu profilini yakalamaya çalışan sosyolojik araştırmalar, neden okunduğuyla ilintili psikolojik tahliller veya yayın dünyasına yönelik ekonomik incelemeler var. Türkiye'de ise, satış potansiyeli küçümsenmeyecek bir tür olmasına karşılık fazla ciddiye alınmadığını, polisiye romanyazılmayışının yanı sıra, edebî ve estetik tartışmalarda da bahis konusu edilmediğini söyleyebiliriz.

    Arada bir, onu bu üvey evlatlık halinden kısa bir an için de olsa kurtaran kitaplara rastlıyoruz. Bu yazıya neden olan Thomas De Quincey'in 'Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet' denemesi de onlardan bir tanesi. Öncelikle Ayraç Yayınlarını kutlamak, ardından da bir eleştiri notu eklemek istiyorum. Kitaba, Türkiye'de doğal olarak hiç tanınmayan bu yazarla ilgili bir tanıtım bölümü eklenebilirdi. Yayıncıların belki de gerekli görmedikleri bu tanıtımı -Borges'in 'İngiliz Edebiyatına Giriş' kitabından yararlanarak- kısaca yapmanın yararlı olacağını düşünüyorum.

    İngiliz yazar Thomas De Quincey (1785-1859), romantik akımının önemli üyelerindendir. 'Klosterheim, or, The Masque' adlı romanı dışındaki bütün yazdıkları, ki toplamı on dört cilt tutuyor, eleştiri, deneme veya otobiyografi tarzında kaleme alınmış makalelerden oluşuyor. Borges'e göre, bu ondört cilt içinde 'Bir İngiliz Afyonkeşin İtirafları' en önemli yapıtı. Kendi deneyimlerinden yola çıkarak, uyuşturucuyla duygusal, düşünsel, ruhsal dünyası arasındaki ilişkileri anlatan yazarın diğer -ayrıksı- ilgi alanı; suç ve cinayet. 1827 yılında yazdığı ve 1854'de genişlettiği 'Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet' kitabından çok önce, editörlüğünü yaptığı Westmoreland gazetesinde başlamış cinayet anlatılarına. Biraz daha ileri giderek, popüler gazeteciliğe getirdiği bu 'kanlı' yenilik nedeni ile, onu Türk haber programcılığının atası olarak da ilân edebiliriz!

    Garip ve esprili bir metin var elimizde. Yazar, önce cinayet -ama gerçek anlamıyla cinayet-pratiği üzerine alışık olmadığımız görüşler ileri sürüyor. Ona göre, cinayet üzücüdür ama düzeltilemez ve ondan ahlakî olarak birşey çıkarılamaz. Oysa ki ahlâkçılıktan sıyrılarak değerlendirdiğimizde; 'artık zevkin, beğeninin, güzel sanatların sırası gelmiştir'; 'Cinayetlerin de, heykeller, resimler, oratoryolar, mine ve oyma işleri ve daha birçok şey gibi, birbirlerine göre küçük farkları, üstünlük dereceleri vardır'. Quincey, katil ya da sanat erbabının bazı sıkıntılarını da boş geçmiyor; 'Hiçbir sanatçı eserini tastamam kendi tasarladığı incelikle icra edeceğinden emin olamaz. Her girişimde bazı olumsuzluklar mutlaka çıkacaktır; insanlar boğazlarının kesilmesine hiç ses çıkarmadan razı olmayacak, kaçacak, tepinecek, ısıracaklardır. Portre ressamı çoğu kez konusunun aşırı uyuşukluğundan yakınırken, bizim daldaki sanatçı genellikle konusunun fazla canlı ve devingen oluşundan dolayı sorunla karşılaşacaktır'.

    Yazar, cinayet sanatı için bazı kurallar koyuyor; öldürülecek kişinin çok tanınmış olmaması, öldürülecek kişinin iyi bir insan olması ve seçilenin sağlığının yerinde olması gibi kıstaslarının nedenlerini ironik bir ciddiyetle kanıtlamaya girişiyor okuyucuya. Kitabın son bölümünde ise, gerçek cinayetlerden yola çıkarak -TV kanallarımızın canlandırma bölümleri gibi- bu cinayetleri adım adım öykülendirmiş. Yaşanmış olayları dramatize ederken Quincey, hayal gücünü şiirsel bir dille aktarıyor ve ortaya polisiye edebiyatın belki de ilk örnekleri çıkıyor.

    Mandel, 'Hoş Cinayet' adlı incelemesinde, Quincey'in metninin ortaya çıkışını, cinayetin toplumda zihinleri daha çok meşgul etmesine bağlar. Ona göre Quincey, amatörler ve meraklılar arasında cinayetten zevk alınmasında ve detektif romanları hakkında kafa patlatılmasında ısrar ederek, E. A. Poe, Gabariou ve C. Doyle'un, yani polisiye edebiyatın yolunu açmıştır. Ancak bu görüşe bütünüyle katılmak mümkün görünmedi bana. Quincey'in metninin düz okunuşu Mandel'i haklı çıkarabilir, oysa yazar, Aydınlanmanın temsil ettiği düzen, uyum, rasyonellik ve idealleştirme gibi kavramlara karşı çıkan İngiliz Romantizminin önemli bir sözcüsüydü. Bu nedenle metnin içeriğine ve kullandığı temalara, bu akımı gözönüne alarak bakmak gerekir. Cinayet, gizem, korku gibi öğeler, romantik edebiyatın manevî bir gerçekliğe ulaşabilmek için yararlandığı hayal gücü uyarıcıları, yabancılaştırma efektleri olma niteliğindedir. Nitekim Quincey, kitabına koyduğu ekte, abartılı, esprili ve ironik anlatısını anlamamıza yardımcı olacak görüşlerini 'uçukluktaki aşırılığın kendisi, bütün uydurmaların buhar olup uçacak kadar maddesiz ve temelsiz olduğunu sürekli olarak hatırlatmak suretiyle, onu duygularını sarabilecek dehşetten kurtarıp kendine getirmenin en iyi çaresini sunar' biçiminde özetliyor.

    Anlıyoruz ki, polisiye edebiyatın tarihi, burjuva toplumunda suçun tarihi olduğu kadar, Aydınlanma ile başlayan yeni yaşam biçiminin, maddîleşen değerlerin eleştirisinin tarihiyle de sıkı sıkıya bağlıdır. Polisiye edebiyat, 'Mystery Story' üst başlığı altında hayalet, gerilim ve korku öyküleri ile yanyana dizilirken hiç de haksızlığa uğramış sayılmaz. Çünkü romantik edebiyatın öncüleri Gothic'tir. Yani, Anglo-Sakson edebiyatın 'Büyük Romantik Başkaldırısı' -Frankeistein'ı da kapsayan- korku öyküleriyle olmuş, aynı akımdan gelen -Quincey, Poe, Collins gibi- yazarlar, daha sonra polisiyenin ilk örneklerini vermişlerdir. Ancak, çelişik bir oluşumdur polisiye metin. Hem akıldışı, irkiltici, insanın iç dünyası ile ilgili motifleri nedeni ile romantizmi, hem de edebiyat tarihinde o ana dek ulaşılmış en akılcı izleği ve analitik çözümleme yöntemleri ile Aydınlanma düşüncesini barındırır. Bugün de aynı ikili niteliğini Postmodern roman içinde sürdürüyor; modernin eleştirisini düşleyen postmodern metne, 'modernin rasyonel aklı', polisiye kurgunun çözümlemesi noktasında sızıveriyor. Akıl bir kez daha kutsanıyor.

    Polisiyelerin bu ikili yapısı bende, Poe'nun Dubin ve Doyle'un Sherlock Holmes tiplemelerinin, aslında rasyonel aklın eleştirisi için birer yabancılaştırma öğesi olduğu kuşkusunu yaratmıştı. Bu kuşkum, fazla abartılı olmasa bile hâlâ sürüyor. Holmes, Gotik bir atmosfer altında, inanılmaz hatta uçuk denebilecek bir analitik çözümleme ile gizi çözüp bizi hayrete düşürürken, okuyucuda bu akıl yürütmenin olamayacağına ilişkin bir düşünceyi ve bu üstün akılcılıkla dalga geçme duygusunu da yaratma işlevi görmüyor mu? Ne yazık ki, Doyle yaşamıyor ve naçizâne tezimi doğrulama şansı yok!

    Türkiye'de bugüne dek yayınlanmış ve polisiye edebiyatı konu edinen dört çalışma var. 1985 yılında basılan 'Hoş Cinayet', polisiye okurlarının karşılaştığı ilk ciddi inceleme metniydi. O ana dek neredeyse gizli gizli sürdürdüğümüz bu tutkunun Mandel gibi saygın bir Marksist tarafından da paylaşılıyor olması, doğrusu bu ya, bir nevi icazet alma anlamındaydı. Mandel, her ne kadar polisiyelerin ortaya çıkışını ve farklı gelişme evrelerini kapitalist üretim ilişkilerinin buna tekabül eden gelişmeleriyle açıklasa bile, kendisinin de türün bir tutkunu olduğunu açıkça itiraf ediyordu. Şaka bir yana, 'Hoş Cinayet', yalnızca polisiye üzerine bir çalışma olmanın ötesinde bir öneme sahiptir. Tarihî materyalizmin bütün toplumsal olgulara uygulanması gerektiği tezinden yola çıkarak, kolay kolay altından kalkılamayacak bir işe girişir Mandel.

    'Suçun tarihi polisiye romanlarını tarihinin anahtarıdır'. Yazarın kanıtlamak istediği şey; polisiye romanın tarihinin burjuva toplumunun tarihiyle, yani mülkiyetin ve mülkiyetin yadsınmasının, başka bir deyişle suçun tarihiyle içiçe geçmiş olduğudur. Tezini kanıtlamak için, polisiye edebiyatın başlangıcı olan 19. yüzyıldan günümüze kadar olan zaman dilimi içinde, kapitalist üretim ilişkilerindeki değişimlere paralel olarak değişen 'suçun' niteliğini ve onun polisiye edebiyata yansımasını örneklerle incelerken, zaman zaman reddedilemez kanıtlar getiriyor Mandel ve hem polisiye metinleri hem de burjuva toplumunu çözümlüyor.

    Konu ile ikinci bir kaynak bulabilmek için aradan on sene geçmesi gerekti. 1995'te İletişim Yayınları 'Polisiye Roman'ı bastı Cep Üniversitesi dizisinden. Elbette konularıyla ilgili 'komprime' bilgiler sunan böylesi dizilerden doyurucu çalışmalar beklenemez, ama Andre Vanonci'nin 'Le Roman Policier'i, bu konuda ciddi bir boşluk olan Türkiye'de polisiye okuyucuları açısından gözardı edilemeyecek bir kitap. Genel bir değerlendirmenin ardından, polisiye edebiyatın dönem ve akımlarını beş bölüme ayırmış yazar. Bir Fransız'dan beklenileceği gibi, ulusal gururları Simenon'un tek başına bir bölüm oluşturduğu inceleme, başlangıcından bu yana bütün önemli polisiye yazarlara değiniyor. Kitabın sonunda, S. S. Van Dine'nin 'Polisiye'nin Yirmi Kuralı' manifestosu da var.turkeyarena.com

    1997 tarihli 'Cinayet Sineması' yine polisiyelerin tarihi ve mitolojisi ile ilgili. Aslında polisiye filmleri konu edinen incelemenin ilk bölümü, bu sinema türüne kaynaklık eden polisiye edebiyata ayrılmış. B. Roloff ve G. Seeblen'in birlikte hazırladıkları 'Cinayet Sineması'nda, Mandel'in kitabında ileri sürülen tezlere paralel düşen bir bakış açısı görülüyor. Konuya ilgili olanların çok âşina oldukları polisiye tarihini derli toplu sunması dışında önemli bir noktaya değiniyor yazarlar; 'Hard-Boiled' veya 'Film Noire' türlerinin edebiyat ve sinema olarak etkileşim içinde geliştiklerini gösteriyorlar. Gerçekten de çok ilginç bir etkileşim sözkonusu. Sinema cephesi için çok verimli bir hazine olan 'Hard Boiled' edebiyatın üslûbu, kendisinden kaynaklanan filmlerin görselliği, oyuncuları ve atmosferi tarafından biçimlenmiş, oradan tekrar sinema salonlarına dönmüş gibi görünüyor. Belki de her iki alandaki canlılığın, gerçekçi atmosferin altında, bu alan gelgitleri var. Aynı zamanda senaryo yazarı olan D. Hammet, R. Chandler, J. Craig, J. H. Chase ve L. Malet gibi ünlülerin romanlarının, dönemin polisiye filmleri gözardı edilerek değerlendirilemeyeceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Her polisiye okuru, aynı zamanda polisiye film tutkunudur. Bu nedenle, kitabın ikinci bölümünde yer alan polisiye sinema tarihini de mutlaka keyifle okuyacaksınız.

    Polisiyelerle ilgilenen son kitap, konu üzerinde yazılmış tek telif eser; Erol Üyepazarcı'nın 'Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes'u. Yazar, Türk edebiyatında hiç bir ciddi araştırmacının bu işi yapmayı düşünmemesinden şikayet ederek başlıyor ve tevazu göstererek, bir amatör olarak kendisinin bu işe giriştiğini söylüyor. Tevazu göstermiş diyorum, çünkü, bildik polisiye tarihini özetleyen girişten sonra, özgün ve meşakkatli bir araştırma ile karşı karşıya getiriyor okuyucuyu. 1881'den 1928'e yani Latin alfabesine geçene dek, polisiyelerin Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye'sindeki tarihsel serüvenini izliyoruz.

    Önce, 'Dime Novel', 'Nick Carter' , 'Sherlock Holmes' ve 'Nat Pinkerton' serileri yayınlanmış. Ardından yerli yazarların ürettikleri romanlar geliyor. Ahmet Mithat Efendi'nin kaleminden çıkan 'Esrar-ı Cinayet' 1884 tarihli. Herhalde çeviri serilerinin etkisiyle olacak, yazarlarımız birbiri ardına yerli polisiye diziler yaratmışlar bu tarihlerde. 'Türklerin Sherlock Holmes'u Amanvermez Avni'nin yazarı E. Sami. Hemen sonra, E. Ali ve S. Sadi'nin 'Türk Arsen Lüpin'i Nahit Sami'ni Sergüzeştleri' başlıyor. Pandora'nın kutusu açılmıştır artık; 'Fakabasmaz Zihni', 'Cingöz Recai', 'Civa Necati', 'Kartal İhsan', 'Kara Hüseyin', 'Elegeçmez Kadri', 'Kandökmez Remzi' ve kadın kahramanlar 'Çekirge Zehra', 'Tilki Leman', 'Şeytan Hadiye' okuyucuları hayrette bırakan sergüzeştleri ile popüler olmuşlar. Sanıyorum bu sevimli isimler nedeniyle bile ilgi çekecek Türk polisiyelerinin arkeolojisini yapan 'Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes', polisiyeseverler kadar edebiyat tarihçileri için de kaynak olma niteliğinde.

    Aynı somut tarihe baktıkları için, yukarıda saydığım dört inceleme kitabının da pek çok ortak noktası var. Başlangıcı, gelişme evreleri, büyük ustaları aynı. Bazen bir yazarı birbirine yakın ama farklı akımlarda görmek gibi ufak tefek farklılıkların yanı sıra, mesela Boris Vian gibi bir yazarı hiç birinin polisiye yazımına dahil etmeyişi tarzındaki eksikleri de farkedebilirsiniz. İncelemecilerin ilgi alanları daha çok tarihsel gelişim ve nedenler üzerine odaklandığı için, konunun edebiyat boyutu, yani roman estetiği ihmal ediliyor. İşin bu yönün de izini sürmek isterseniz, bugüne dek çıkmış edebiyat dergilerinde, konuya ayrılmış dört sayı var; Nisan (4)-1984, Milliyet Sanat (115)-1985, Varlık (1007)-1991 ve Virgül (5)-1998. Bu dergi sayfalarındaki polisiye metin analizlerinde, polisiye okumanın keyfine ilişkin ipuçlarını bulacaksınız.

    Son bir hatırlatma: Romantiklerden sözederken, polisiyelerin atası sayılabilecek roman türünün korku edebiyatı, yani Gotik olduğunu söylemiştim. Belki, polisiyelerin izini oraya dek sürmek isteyen daha inatçı okurlar da vardır. Öyleyse bir kitap daha önerebilirim. Sinema alanındaki çalışmaları ile tanıdığımız Giovanni Scognamillo'nun 1994 yılında basılan 'Dehşetin Kapıları' adlı incelemesi bütünüyle 'korku Edebiyatı'na ayrılmış. Türün bütün ustalarını, bütün başyapıtlarını ve önemli temalarını anlatan çok geniş kapsamlı bir korku antolojisinin tek kusuru, Türkiye'de hiç bilinmeyen çok sayıda ismin birbiri ardına sıralanmış olmasında.
     



Sayfayı Paylaş