Ailede Demokrasi

Konusu 'Sosyoloji-Psikoloji' forumundadır ve RüzGaR tarafından 24 Eylül 2009 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    Ailede Demokrasi

    AİLEDE DEMOKRATİK HAYAT
    Demokrasi, özünde eşit katılımı ve insana saygıyı esas alan bir yönetim biçimidir. Bu ilkelerin ön planda tutulduğu yaşama demokratik hayat denir. Demokratik hayatta insanlar, doğuştan ayrıcalıklara sahip değillerdir. İnsan olmak en büyük değerdir. Yine herkes, insan olması nedeniyle sevgi ve hoşgörüye layıktır. Aile, toplumsal hayatın belirgin bir örneği, bir modelidir. Dolayısıyla, ailedeki demokrasi alışkanlığının, toplumsal hayatı da demokratik hale getireceği söylenebilir.

    Demokrasi bir yaşama biçimi olduğu kadar aynı zamanda bir düşünce biçimidir. İnsan düşüncesine yerleşmediği sürece demokratik davranışlar hayata geçemez. Demokratik tutum ise eğitimle kazanılır. Demokrasiyi benimsemiş insanlar yetiştirilmek isteniyorsa, buna öncelikle demokratik değerlerin öğretilmesinden başlamak gerekir.

    Aile, demokratik davranışların öğrenilmesi ve uygulanması gereken bir ortamdır. Katılma, tartışma, açıklık, adalet, tarafsızlık, kendi kendine disiplin gibi demokratik değerler, yalnızca kitaplardan öğrenilmez gerçek ortamlarda yaşayarak öğrenilir. Aile bu gerçek ortamların ilki ve en önemlisidir. Bu ortamda anne-baba davranışlarının demokratik ya da baskıcı olması çocukların davranışlarını da bu yolda etkilemektedir. Yapılan araştırmalarda bu etki doğrulanmaktadır. Buna göre demokrat anne-babaların çocukları duygusal olgunluk, toplumsal uyum, liderlik ve eğitimde başarı boyutlarında yüksek performanslara sahiptirler. Öte yandan bu araştırmalar zeka puanları açısından da demokratik aile ortamlarında yetişen çocukların diğerlerine göre belirgin bir farklılık ortaya koymaktadır. Eğitim ve aile ortamlarında antidemokratik yani baskıcı bir yetişkin tavrının çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerine değinenler de işin bu yönüne dikkat çekmişlerdir. Bunların başında Eflatun gelmektedir. Eflatun’a göre gençlerin içinde yetiştikleri sağlıksız toplum yapısı, tıpkı sağlığa zararlı bir mer’ ada (otlakta) günlük dozlarla alınan ve özümlenen bir suni zehirli ot gibidir. Bunlar farkına varılmaksızın insan (çocuk) kalbinin derinliklerinde dermansız zehir haline gelir. Kuzey Afrikalı Müslüman bilgin İbn-i Haldun ise baskının çocuk üzerindeki etkilerini şöyle yorumlar:Çocuğun ailede ve eğitim sürecinin değişik kademelerinde karşılaştığı olumsuz koşullar asabiyet (yaratıcılık, güç, kuvvet vs..) duygusunu zedelemektedir. Bu nedenledir ki, aile ve eğitim ortamlarında “asabiyet duygusu” zedelenen bireylerden oluşan toplum gerçekte tüm aktivitesini yitirmiş, yaratıcılıktan uzak bireyler toplumuna dönüşmeye daha yatkındır. lbn-i Haldun’a göre baskıcı ortamda yetişen çocuklar dürüst ve açık fikirli insanlar olmak yerine, cezalandırılma korkusu altında ezilmiş, iki yüzlü, ‘zayıf kişilikli ve hilekar tipler haline gelirler. Zamanla bu davranışlar bir alışkanlık ve karakter halini alır. Tanzimat döneminin önemli eğitimcilerinden Mehmet Tahir Münif’ Paşa baskı ve şiddetin çocuk üzerindeki bedensel tahribatından çok ruhsal ve manevi tahribatına dikkat çekmektedir: “Çoğunluk bu durum (dayak ve şiddet) .çocukların tahammüllerini yok ettiğinden, çocukların hakaret ve miskinliğe alışkın olarak ömürleri boyunca gururlarını koruyamayacakları kesindir.”
    Çocuklar için anne babanın aile içi tutumları model oluşturur. Bu model demokratik olduğu sürece, çocukların da buna uygun davranış geliştirmeleri beklenir. Ailede demokratik hayatın temel ayrıntısı olan iş bölümü, aile b katkı, düşünce ve kanaatlere saygı, keder ve sevincin paylaşılması, aile itibarının korunması gibi değerler, ancak anne babanın iyi bir demokratik model oluşturmasına bağlıdır.

    Ailede İşbölümü
    Aileyi meydana getiren bireyler konumlarına göre farklı rollere sahiptir. Babanın anneye, annenin çocuklara göre farklı olan konumları, aynı zamanda rollerini ve sorumluluklarını da farklı kılmaktadır. Burada, aile düzeninin sağlanması amacına dönük bir iş bölümü söz konusudur.
    Ailenin temeli kan koca ilişkisinde atılır. Türk Medeni Kanunu’nda “Eşler, çocukların bakımını, eğitim ve gözetimini elbirliğiyle sağlamak zorundadır. Eşler evlilik birliğini birlikte yürütür. Evin giderlerine eşler güçleri ve mal varlıkları oranında katılır” şeklinde hükümler yer almaktadır.
    Bu hükümler eşler arasında iş bölümünü vurgulamaktadır. Böyle bir iş bölümü günümüzde aile bireylerinin görev ve sorumluluklarını paylaşmalarını zorunlu hale getirmiştir. Ailesine ve toplumuna hayırlı evlatlar yetiştirme, iş bölümünün temelini oluşturur. Şüphesiz anne-babalar sadece kendi aralarında değil, çocuklarını da işin içine katmak, onlara sorumluluklar vermek, onlara güven duymak yoluyla bu amaçlarını gerçekleştirirler. Çocuklarını iş bölümüne katmayan ailelerde, çocukların yetenek gelişimi engellenmiş olur. Üstelik bu aileler, çocukların katkılarından yoksun olurlar?
    Öte yandan çocuklarına belirli sorumluluklar vermeyen ailelerde, demokratik bir ortam oluşturulamaz. Dengeli ve uyumlu bir iş bölümü, aile bireylerinde şu anlayışların geliştirilmesine bağlıdır.Doğan, Sosyoloji Kavramlar ve Sorunlar, İstanbul.)
    ØAile üyeleri, aile hayatını kolaylaştırmakla yükümlüdür. Bunun için herkes üstüne düşen görevler olduğunu bilmelidir.

    ØAnne hem dışarıda çalışıyor, hem de evde çalışıyorsa; baba dahil evin her bireyi, onun evdeki işlerine yardım etmelidirler. Sofra kurmak, sofra kaldırmak, soba yakmak, soba temizlemek, odun ve kömür taşımak, toz almak, ütü yapmak, çöp atmak gibi işler kız- erkek ayrımı gözetilmeksizin, evin bütün çocuklarının üstlenmesi gereken sorumluluklardır.

    Aile Bütçesine Katkı
    Aile aynı zamanda hem üretim hem de tüketim birimidir. Bir köy evini ya da bir marangoz atölyesini göz önüne getirirsek, ailenin bir işletme görünümü yansıttığını açıkça görebiliriz Aile içinde yaşa ve cinsiyete göre bir iş bolumu vardır Evin reisi aynı zamanda hem baba hem de patron, çocuklar ise hem evlat hem de çıraktır.

    Aile, burada belirtilen özellikleriyle ekonomik bir işletmedir. Bu sebeple aile birliğinin sağlanmasında, başta baba olmak üzere tüm aile üyelerinin sorumluluk alması beklenir.

    Aile üyelerinin sorumluluklarından biri de ailenin ekonomik refahıdır. Her ailenin bir bütçesi vardır Ailenin ortalama aylık gelin bu bütçenin esasını teşkil eder Bütçenin açık vermemesi, ailenin başkalarına muhtaç olmaksızın yaşaması için gereklidir. Yeterli bütçe ve dikkatli harcama konusunda tüm aile üyeleri sorumludur.

    Gelişen ve değişen ekonomik şartlar, bir tek kişinin gelirine dayalı aile hayatını güçleştirmektedir. Yalnızca babanın geliri ile belirli standartlarda yaşayabilmek güçtür. Bu bakımdan babanın yanı sıra anne ve çocukların da aile bütçesine katkıda bulunmaları beklenir. Aile üyelerinin kadın erkek ayırımı gözetilmeksizin, eğitim ve becerilerine uygun meslekler icra etmesi hususunda girişimlerden geri durmamaları beklenir

    Ülkemizde, ev hanımı, herhangi bir işte çalışmayan anneler de aile bütçesine katkıda bulunmaktadır. Mutfak, giyim-kuşam harcamaları ile birtakım malzemelerin yeniden kullanılması, anne tarafından gerçekleştirilir. Bunu başaran annenin aile bütçesine zaten katkıda bulunduğu görülür. Mutfak harcamalarında gerekli titizliliği gösteren, eşya ve giyim alımında gerekli olanlar’ seçerek savurganlık yapmayan, kullanılmış araç ve gereçleri yeniden kullanılabilir hale getiren annenin bu davranışları, aile bütçesinin güvencesidir. Kültürümüzdeki “Yuvayı dişi kuş yapar” sözü, mantıklı ve dikkatli tasarruf özelliği olan anneyi tanımlamaktadır. Ancak belirli bir eğitimi ve buna bağlı olarak mesleki becerilere sahip olan annelerin bunu gelire dönüştürecek bir iş temininde gerekli fırsatları gözetmesi aile bütçesinin önemli bir boyutu olarak ortaya Bu yüzden anneler, aile içi katkılarının yanı sıra aile dışında da çalışarak ekonomik katkıda bulunabilir. Şüphesiz, hem aile içinde hem de aile dışında, ekonomik gerekçelerle çalışan kadının yükü oldukça ağırdır. Çağdaş Türk kadınının, hemen her meslekte çalışması, ekonomik etkenler kadar kadın çalışması şartlarının giderek daha uygun hale gelmesinin de sonucudur. Çünkü, kadının çalışmasını hoş karşılamayan anlayışlar da büyük bir hızla terk edilmektedir.

    Çocuklar da aile bütçesine katkıda bulunabilir: Bu katkı ilköğretimden sonra, iş ve meslek hayatını seçen çocuklar tarafından zaten gerçekleştirilir. Öğrenim gören çocukların çalışması ise, bunu okulları ile birlikte dengeli götürebildikleri takdirde yararlıdır. Çalışma, onların aile bütçelerine ufak katkılarıyla birlikte hayat tecrübelerini de artıracaktır. Ancak, çocukların çalışması konusunda - ailelerin dikkatli olmaları gerekmektedir. Onları yetenekleri ve arzulan dışında işlere yöneltmek ve hatta bütünüyle onların sırtından geçinmek amacıyla baskılar yapmak, bu konudaki çocuk istismarını ortaya çıkarmaktadır.

    Çocukların, aile bütçesine dolaylı katkılarından da söz edilebilir. Düzenli yaşama, savurganlığa olanak vermeyen tüketim alışkanlıklarıyla çocuklar aile bütçesine bir denge kazandırırlar. Aynı katkı, sınıflarını düzenli olarak geçen çocuklar için de geçerlidir. Sınıfta kalmamakla ailenin aynı sınıf için ikinci bir masraf yapması önlenmiş olur.

    ÇOCUKLAR DA ÇALIŞIR (Gülay Göktürk; Yeni yy. , 1999 s.22)
    Büyük protestolar altında gerçekleştirilen Dünya Ticaret Örgütü toplantısında en önemli tartışma noktalarından biri de çocuk emeğinin sömürüsünün engellenmesi olduğunu biliyoruz. Aslında bu konu zaten yıllardır son derece popüler ve çağdaş muhalif akımların da birinci dereceden hassasiyet gösterdikleri bir konu. Örneğin ILO uzun süredir çocuk işçi çalıştırmaya karşı sözleşmeler hazırlıyor. Dünyadaki bir çok büyük firma, denizaşırı üretimlerinde çocuk işçi çalıştırdıkları gerekçesiyle yıkıcı tüketici boykotlarıyla karşılaşıyor. Giydiği jean ‘e 13 yaşında Filipinli bir çocuğun alın terinin karışması, bilinçli Amerikan tüketicisinin vicdanını sızlatıyor.

    Ne var ki bu hümanist davranış olayın çok boyutluluğunu ve karmaşıklığını ortadan kaldırmıyor. Çünkü Filipinlerin, Endonezya ‘nın, Hindistan’ın, Pakistan’ın o yoksul çocukları sömürülmek için can atıyorlar. Onlar için sömürülmenin alternatifi okula gitmek ya da bilgisayarda oyun oynamak değil. Alternatifleri sokak köşelerinde dilenmek. Bu çocuklar atölye kapılarında üç kuruşa çalışmak için yalvarıyorlarsa, biraz da kendilerini sokak köşelerinde dilenmeye sürükle yen kaderi değiştirmek için yalvarıyorlar. Biz onlara çalışmayı yasaklamakta vicdanımızı rahatlatıyoruz belki ama, acaba iyilik mi yapıyoruz?

    Bu işin bir yanı...
    Konuya daha genel baktığımızda ise bir başka soru akla geliyor: Çocuklar gerçekten hiç çalışmamalı mı? İnsan hayatının böyle “çocukluk” ve “yetişkinlik” diye ikiye bölünmesi; öğrenme ve uygulama dönemlerinin kesin çizgilerle ayrılması doğru bir şey mi
    Bana kalırsa, gerek çocuk kavramını, gerekse çocukların çalışmasını konuşurken, bilgi çağında yaşadığımızı unutuyor, tam eski paradigmalar içinde tartışıyoruz. Oysa bilgi çağı dediğimiz şey arada bir cümle içine serpiştirilince kulağa hoş gelen bir sözcük değil ki! Bilgi çağı, hem çocuk kavramını, hem eğitim öğretim biçimini, hem de çalışmayı kökten değiştiriyor. Birincisi, hızla akan bilgi seli karşısında, öğretimin bir yaşta durdurulup, o yaştan sonra üretime geçilmesi şablonu -20 yüzyıl şablonu işlemiyor. İnsanların üretici olmaya devam edebilmek için öğretimi ömür boyu sürdürmesi, çalışmayla eğitimin mutlaka iç içe geçmesi gerekiyor. İkincisi, çalışmak dediğimiz şeyin niteliğinde hızlı bir değişim yaşanıyor. Üretim faaliyetinin ağırlığı, mal üretiminden bilgi üretimine kayıyor. Kol gücü ağırlıklı üretimden kafa emeği ağırlıklı üretime doğru bir geçiş yaşanıyor. Tam gün çalışma yerine esnek ve yarım zamanlı çalışma yaygınlaşıyor. Ve biz gerek eğitim’ anlayışında, gerekse çalışma hayatında yaşananlara baktığımızda bütün bu değişikliklerin çocukların da üretim sürecine katılmasını mümkün kıldığını görüyoruz. Mümkün kılmak ne kelime; bilgi çağı, çocukları çalışma hayatında, yetişkinlere kıyasla epey avantajlı hale b getiriyor. Çünkü onlar bilgi teknolojisini kullanmada, dijital dünyayla uyum kurmada büyüklerinden daha avantajlılar.

    0 yüzden bana kalırsa çocuk çalıştırmayı yasaklamak yerine, sadece çocuklar için değil, herkes için öğrenme üretme süreçlerinin iç içe geçtiği bir çalışma yaşama biçimini savunmalıyız. İnsan hayatının ilk yıllarının öğrenme ağırlıklı geçmesini prensip olarak kabul etmeli ama çocuğun bedensel ve zihinsel gelişimini aksatmadan hem okuyup hem para kazanabileceği sistemler düşünmeli, mevcut sistemleri geliştirmeliyiz.
    Bence çocuklara yapılabilecek en büyük kötülük onları çalıştırmak değil, bilgi çağının ümmileri olarak kalmaya mahkı2m etmektir. Gelişmiş dünyanın vicdanlı insanları, çok uluslu şirketlere çocuk çalıştırma yasağı koyacaklarına, çalıştırdıkları her çocuğa mesela günde bir saat meslek içi eğitim verme zorunluluğu koysalar, ya da istihdam ettikleri her on çocuk işçi için bir bilgisayar - bir internet bağlantısı sağlama şartı dayatsalar çok daha hayırlı bir iş yapmış olurlar.

    Düşünce Kanaatlere Saygı
    Başkalarının’ varlığını dikkate alma, düşünce ve davranışlara saygı gösterme demokrasinin özüdür. Düşünce ve kanaatlere saygı gösterme ise demokrasiye uygun bir davranıştır. Şu halde, aile içinde, bireylerin düşünce ve kanaatlerine saygı göstermekle aile içi demokrasi gerçekleştirilir.
    Demokratik bir toplumun temelinde düşünce ve kanaatlere saygılı aile düzeni yer alır. Bu yüzden aile bireylerinin, birbirlerinin düşünce ve davranışlarına saygı göstermeleri beklenir. Başkalarına tahammül edebilmek, aile içinde bu saygı ve sevgi ilişkisinin başarılmasıyla mümkün olabilir. Bir aile ortamında bile farklı görüşlerin olması doğaldır. Bu farklılıklar gelişmenin ve olgunlaşmanın hem nedeni hem de sonucudur. Farklı görüşlere saygı, gelişmeye açık ve sabırlı insanlar oluşturur.

    Ailede söz söyleme hakkını kimse bütünüyle kendinde göremez. Özellikle, sırf çocuk oldukları için küçüklerin susturulması son derece yanlış bir davranıştır. Yanlış da olsa çocukların düşüncelerini ortaya koymalarına fırsat verilmelidir. Çünkü topluluk içinde kendini ifade etme yeteneği, aile ortamında tanınan fırsatlarla gelişir. Ailesinde konuşma fırsatı verilmeyen çocukların kendilerini ifadede güçlük çektikleri görülür. Kendini ifade etme güçlüğüne ve tutukluğa, daha çok baskıcı ailelerde rastlanır.

    Çocuklara yetişkin insan gözüyle bakan, onlara değer veren Mustafa Kemal Atatürk, uzun yıllar yanında bulunan yaverlerinden Hasan Rıza Soyak’la yaptıkları bir söyleşide bu yaklaşımını şöyle ortaya koyar: “Çoğu ailelerde öteden beri kötü bir alışkanlık var, çocuklarını söyletmez ve dinletmezler. Onlar söze karışınca; ‘sen büyüklerin konuşmasına karışma’ derler. Onları sustururlar. Ne kadar yanlış, hatta zararlı bir hareket, halbuki tam tersine, çocukları, serbestçe konuşmaya, düşündüklerini, duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye teşvik etmelidir. Böylece hem hatalarını düzeltemeye imkan bulunur, hem ileride yalancı ve riyakar olmalarının önüne geçilmiş olur. Kısacası çocuklarımızı artık düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça söylemeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimi düşüncelerine saygı göstermeye alıştırmalıyız.”

    Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle birlikte, doğruya, iyiye ve güzele karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışmalıdır. Bence bunlar çocuk eğiliminde ana kucağından, en yüksek eğitim odaklarına kadar her yerde, her zaman üzerinde durulacak önemli noktalardır. Ancak bu suretledir ki, çocuklarımız memlekete yararlı birer vatandaş ve çok iyi birer insan olurlar.” Atatürk bu yaklaşımı ile ailelerin çocuklar üzerindeki baskı ve engellemelerini eleştirirken gerçekte ailede demokrasinin gerçek kaynağına da işaret etmektedir. Bu kaynak aile büyüklerinin çocukların kendilerini ifade etmelerine olanak sağlayan bir kaynaktır. Çocuklarını söyletmeyen, konuşturmayan ve onları dinlemeyen bir ailenin demokrasi üretmesi de mümkün değildir.

    Tartışma adabı ve tartışmanın gerekliliği, ailede başlayan güzel alışkanlıkların sonucudur. Çocukların düşünce ve davranışlarında yanlışlarım varsa bu durum, tartışarak ve konuşarak giderilmelidir.

    Keder ve Sevincin Paylaşılması
    Keder ve sevinç insanın duygusal yapısını oluşturur. İnsan hayatı adeta sevinç ve kederlerin toplamıdır. Dolayısıyla insan sevinen, sevincini duyan ve yaşayan bir varlık olduğu gibi;.üzülen, olumsuz olay ve etkenlerle de kederlenen bir varlıktır.

    İnsan hayatı boyunca ya hep sevinç ya da hep keder yaşamaz. Yani hayat tümüyle sevinç ve coşkudan meydana gelmediği gibi, tümüyle keder ve üzüntü de değildir.

    Aile hayatında sevinçlerin yanı sıra, keder ve üzüntüler de görülür. Doğum günleri, sünnet törenleri, evlenme yıl dönümleri, diploma törenleri, düğün ve bayramlar sevinçlerin yaşandığı günlerdir. Böylesi günlerde aile bireyleri beraber olmaktan, bir arada aynı duyguları yaşamaktan dolayı büyük sevinç duyarlar. Sevinçlerin coşkuya dönüşmesinde ailece birlikte olmanın, aynı ortam ve duyguları paylaşmanın rolü vardır.

    Hayat sürprizlerle doludur. Bir gün son derece sağlıklı ve mutlu olanın bir diğer gün hasta ve mutsuz olması hayatın bu yönünü kanıtlar. Ölüm, ayrılık, kaza, maddi ve manevi diğer kayıplar, mal kaybı, hastalık, iş hayatında görülen başarısızlıklar üzüntü verici olaylardır. Aile bireylerin bu tür haller yaşaması ise her an mümkündür. Bu bakımdan ailede sevinç kadar üzüntüler de görülebilir. Ancak bilinmelidir ki, özellikle keder ve üzüntüler ailede paylaşıldıkça, hafifler, bunlar paylaşıldı da insanların bu ortak direnci yaşama azmine dönüşür.

    Aile İtibarının Korunması
    İtibar kelimesi “saygı, değer, prestij” anlamlarını içerir. Aile itibarı, ailenin çevreden ve toplumdan saygı ve değer görmesi demektir. Ailenin saygınlığının sağlanması ve devamı aile itibarının korunmasına bağlıdır.
    Toplumda itibar yine toplumun iyi, güzel ve doğru gördüğü davranışların yapılması ile sağlanır. Türk toplumunda itibarın ölçüsü dürüstlük, çalışkanlık ve doğruluktur. Bunlar aynı zamanda evrensel insani değerlerdir.
    0 nedenle insanların, ailenin itibarının korunması ve sürdürülmesinde duyarlılık göstermeleri beklenir. Dürüstlük, çalışkanlık, üretkenlik, başkalarına yararlı olma, elinden ve dilinden başkalarına zarar vermeme gibi toplumsal ve ahlaki değerleri ön planda tutma; aileyi, toplumda itibarlı hale getirecektir. Bu değerlerden yoksun olan aileler, kendi içinde denge ve uyum sağlayamadıkları gibi toplum tarafından da itibar görmezler.
    Aile itibarının sağlanmasında, aile büyüklerine önemli görevler düşmektedir. Aile büyükleri, çocuklarını söz konusu değerler doğrultusunda eğitmelidir. Aile bu değerlerin önemi ve anlamı konusunda ciddi bir model olmalıdır. Çocuklarına “doğru, dürüst, çalışkan, ahlaklı özgeci ve yararlı insanlar olun” diyen, ancak bunları kendisi uygulamayan anne-babalar, çocukları için iyi bir model oluşturamazlar. Anne babaların yaşantısı çocuklarına örnek olmalıdır. Bir bilge kişinin şu sözleri ne kadar anlamlıdır:
    “Öyle bir hayatın olsun ki, çocukların hakkaniyet, ihtimam ve dürüstlüğü düşündüklerinde akıllarına sen gelesin”.
    İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de toplumun bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki, bir cismin yarısı toprağa zincirlere bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin? Atatürk 1923.
     



  2. RüzGaR Super Moderator

    KADININ DEMOKRATİK HAYATA GEÇİŞİ
    KADIN HAREKETLERİ TAKVİMİ (Doğan ,”Sosyolojik kavramlar ve sorunlar” Pefama Yay. Say.134-140)
    1299 - Osmanlı Hanedanının İlk Esir Gelini Nilüfer Hatun Orhan Gazi ile evlendi. Bu tarih Osmanlı Devletinin Kuruluş Tarihidir.
    1571 -İstanbul’da çamaşırcı kadınların dükkan tutması yasaklandı.
    1573- Kadınların Eyüp’te kaynakçı dükkanlarına girmesi yasaklandı.
    1580 -Kadınlarla erkeklerin birlikte peremelere binmeleri yasaklandı.
    1650 -Londra’da ilk evlendirme bürosu faaliyetine başladı.
    1792 -İlk İngiliz feministlerinden Mary Wollenstonecraft ‘Kadın Haklarının Doğrulanması” kitabını yazdı.
    1793 -Yeni Fransız Anayasası’nda kadınlara oy hakkı verilmeyişini eleştiren ve “madem ki kadına giyotin hakkı veriliyor, neden kürsüye çıkma hakkı verilmiyor?” diyen Olype de Gouge giyotine gönderildi.
    1797 -Almanya’da üniversiteli bir genç, “Alman Kadın hareketi” için bir bildiri yayınladı.
    1823 -Doğum kontrol kampanyası ilk olarak Londra’da başlatıldı.
    1839 -Tanzimat Fermanı ilan edildi.
    1842 - Avrupalı kadınlar, Tıbbiye’de kadınlar için ebelik kursu açtılar.
    1847 - Kız ve erkek çocuğa eşit miras hakkı tanıyan irade-i seniyye yayınlandı.
    1848 - Divan şairi Leyla Hanım’ın ölümü. Divanı üç kez basılan Leyla hanım, şiirlerinde Mevlana’yı övmekle birlikte platonik aşka da yer vermiştir. “Meclisi hazırla ne derlerse desinler. Güzelce içki iç, ne derlerse desinler” dizelerinde olduğu gibi döneminde bir kadın için cesurca sayılabilecek imgeler de kullanmıştır.
    1856 - Islahat Fermanı ilan edildi.
    1858 - Sultanahmet’te ilk Kız Rüştiyesi (lise) açıldı. Bu dönemde İstanbul’da 13 erkek rüştiyesi vardı.
    1860 - Tercüman Ahval gazetesinde yayınlanan Şinasi’nin “Şair Evlenmesi”, adlı kontedide Türklerde evlilik ilişkileri ele alındı.
    1861 - Şair Şeref Hanım’ın ölümü.
    1862 - Namık Kemal’in kadın eğitimini konu edinen “Terbiye-i Nisvan Hakkında Bir Layiha” adlı makale Tasvir-i Efkar’da yayınlandı.
    1865 - Rusçuk’ta ilk kız sanat okulu açıldı.
    1868 - Terakki gazetesi Pazar günleri kadınlar için ek vermeye başladı. Türk kadınlarının Avrupalı kadınlar gibi eğitim görmeleri ile toplumda erkeklere nispetle daha gerilerde kalmalarını eleştiren yazılar yayınlandı.
    1869 - Maarif-i Umumiye Nizamnamesi yayınlandı. Nizamname ilköğretim zorunluluğunu getirdi. Erkeklerde 6-10, Kızlarda 7-11 yaşları zorunlu öğrenim yaşı oldu.
    1869 -İstanbul Yedikule’de Kız Sanayii Mektebi açıldı.
    1869 - Kadınlar için ilk süreli yayın, Terakki-i Muhadarat yayınlandı. 48 sayı olarak yayınlanan dergi, cinslerin eşitliğini, tek eşli evliliğin erdemlerini savunan ve çoğu imzasız yazılardan oluşuyordu.
    1870 - Dar’ul-Muallimat (Kız Öğretmen Okulu) açıldı.
    1872 - Namık Kemal’in İbret gazetesinde “Aile” isimli makalesi yayınlandı. Yazar bu makalede Türk ailesini mevcut statü ve rollerini eleştirel bir biçimde analiz etmekte, bu açılardan Batıyla karşı]aştırmaktadır. Makalede ilk kez çocuk hak/an deyimi kullanılmaktadır.
    1873 - Tersane işçilerinin grevine karıları ve kız kardeşleri de katıldı.
    1873 – Dar’ul-Muallimat ilk mezunlarını verdi. 17 kişilik gruptan 6 kadın öğretmen (Fahriye, Münire, Fatma, Nigar, Zeynep, Zehra ve Hatice hanımlar) Kız Rüştiyesi’ne alındılar.
    1875 - İstanbul’da Amerikan Kız Koleji açıldı. Vakit Yahut Mürebbi_i Muhadderat adlı kadın dergisi yayınlandı. Bu yıl içinde ayrıca Trabzon, Konya, Girit ve Bosna’da Kız Rüştiyeleri açıldı.
    1876 - 1. Meşrutiyet’in ilanı.
    1876 - İstanbul’daki Kız Rüştiyelerinin sayısı 9’a çıktı.
    1876 -Bulgar bir kızın Müslüman olmasıyla başlayan Selanik olayları meydana geldi.imparatorluğun siyasal hareketliliğini derinden etkileyen olaylarda 2 konsolos ile 6 isyancı öldü.
    1879 - Şemsettin Sami’nin “Kadınlar” adlı incelemesi (risülesi) yayınlandı. Yazar kadınlar dünyasındaki olumlu gelişmelerin toplumu da geliştireceği düşüncesini işlemektedir. Bu yıl içinde, “Aileye , yani kadınlara, çocuklara ve ev işlerine müteallik meböhis-i mütenevviayı cami mecmuadır” takdimiyle çıkan Aile dergisi de Şemsettin Sami’nin editörlüğünde yayınlanmıştır.
    1880 - İlk kız idadisi açıldı.
    1882 - Nüfus sayımlarında, İstanbul’da kadınlar da sayılmaya başlandı. Ahmet Mithat Efendi’nin Dürdane Hanım adlı romanı yayınlandı.
    1883 - Bir çeşit kadın dergisi olarak İnsaniyet yayına girdi. İstanbul’da Derseadet Kız Sanayi Mektebi açıldı.
    1885 - Üsküdar’da Nehari kız Sanayi Mektebi adıyla iki okul açıldı.
    1886 -Üsküdar’da iki “Küz Sanayii Mektebi” açıldı.
    1886 -Kadınlar için “Şüküfezar” dergisi Arife hanım idaresinde çıkarıldı. Çiçek Bahçesi anlamına gelen dergi çıkış amacını ilk sayıda şöyle açıklıyor: “Biz ki saçı uzun aklı kısa diye erkeklerin istihzalarına hedef olmuş bir taifiyasiz Bunun aksini ispat etmeye çalışacağız. Erkekliği kadınlığa, kadınlığı erkekliğe tercih etmeyerek, çalışma ve iş görme yolunda adımlarımızı sebatla atacağız”
    1887 -Mürüvvet gazetesi, 11. Abdülhamit’in desteğiyle kadınlar için Mürüvvet dergisini çıkardı.
    1889 -II. Abdülhamit, kadınların çarşafla sokağa çıkmalarını yasakladı. Bu dönemde yaşmak ve ferace giymek sadece saraylı kadınlara özgü bir ayrıcalıktı. Yasağa rağmen kadınlar arasında çarşaf kullanımı yaygınlaştı. Özellikle 1892 yılından itibaren çarşaf moda oldu. Ancak hükümet bu kıyafete karşı tavrını sürdürdü. İstanbul polisi elinde makas iki sene boyunca çarşafların etek ve pelerinlerini kesti.
    1889 -Hatice, Rabia ve Semiha hanımlar “Parça Bohçası”nı yayınladılar.
    1889 -Ebuzziya Tevfik Bey, kadın bilgilerinin olduğu “Takvim-t nisa”yı yayınladı.
    1891 - Papasköprülü Amelya takma adıyla Kadriye Hanım ilk Müslüman Türk kadını olarak Nazilli’de sahneye çıktı. Kadriye hanım Yozgat kadısının kızıydı.
    1892 - İstanbul’da ilk özel doğum kliniği açıldı. Fatma Aliye hanım Muhadarat adlı romanını yayınladı.
    1893 -Yeni Zelanda seçimlerinde 90 bin kadın oy kullandı.
    1895 -Yazarların tamamının kadın olduğu “Harumlara Mahsus” gazetesi çıktı.
    1896 -Fatma Adliye’nin öncülüğünde ilk kadın derneği olan “Muhadenat-ı Nisvün” (Kadın dayanışması) kuruldu.
    1897 -Yunanlılarla savaşırken yaralanan askerlere yardım amacıyla Fatma Aliye l “Cemiyet-i Imdödiye”yi kurdu.
    1898 -Emine Semiye Hanım ve arkadaşları Sel “Şevket-t Nisvön” derneğini kurdular.
    1899- Osmanlı Hanedanının tek kadın şairi 11. Mahmud’un kızı, t{dile Sultan vefat etti.
    1900 -İlk kadın yıllığı Nevsal-i Nisvan yayınlandı.
    1900- İlk çıplak kadın resimleri ‘ neftve” başlığı altında Servet-i Fünı2n dergisinde yayınlandı.
    1900 - Fuhuş vesikaya bağlandı.
    1900 - Halit Ziya Uşaklıgil’in ünlü Aşkı Memnü adlı eseri yayınlandı.
    1904 -Danimarka’da “Uluslararası Kadınlar Birliği” kuruldu.
    1905 -İstanbul Kadırga’da ebe mektebi ve doğum hanesi açıldı.
    1905 - Batılılaşmacı yazar Selahatin Asım’ın, Türk Kadınlarının Tereddisi adlı kitabı yayınlandı. Bu eser Türk kadının dinsel kurumların baskısı altında ezildiği ve yozlaştırıldığı düşüncesi işlendi.
    1908 -II. Meşrutiyet ilan edildi.
    1908 - Kadını aydınlatma amacını yayın ilkesi edinen Demet dergisi yayınlandı.
    1908 -Selanik’te çıkan “Mefharet” adlı kadın dergisi, Meşrutiyet’in ilanını kutlamak için “Yaşasın Millet Meclisi” diye yazdı. Böylece ilk kez olarak, “Meclis-i Mebusan” değil, “Millet Meclisi” deyimi kullanılmış oldu.
    1908 - Kadınlar için “Mehc2sin” dergisi yayınlandı. Bu dergi renkli ve resimli bir dergidir.
    1908 -Selanik’te “Kadın” dergisi yayınlandı. Osmanlı Kadınları Şefkat Cemiyet-i Hayriyesi kuruldu. Cemiyet-i Hayriye-i Nisvaniye adlı kadın kuruluşu da Selanik’te kuruldu. Aynı yıl Müslim ve Gayri Müslim kadınların katıldığı ilk kadın paneli organize edildi.
    1908 -Çerkes İttihad ve Teavun Cemiyeti, Çerkes kızlarının saraydan çıkarılması için Fuat Paşa’dan yardım istedi.
    1909 - Emniyet-i Umumiye Müdürlüğü’ne bağlı olarak İstanbul’da bir ahlak zabıtası oluşturuldu. Fuhuş yapan kadınları tespit etmekle görevli Ahlak zabıtasının dikkat edeceği diğer bir konu da vesikalı kadınların hastalık taşımasını önlemekti. Ahlak zabıtasına bağlı açılan “Polis Sanat Mektebi” ise geçim sıkıntısından kötü yola düşen kadınları kurtarma amacını taşıyordu. Kabataş’taki Ethem Paşa Köşkü’nde açılan mektepte, kadınlara çorap, fanila örgüsü ve terzilik dersleri verilerek meşru yoldan para kazanmaları ve bu vesile ile de fuhuşun azaltılması amaçlanmıştı.
    1909 - Halide Edip Hanım’ın girişimi ile Te Nisvfln (Kadınları Yükseltme) cemiyeti kuruldu.
    1909 - Madam Kolp, kız çocuklarını iyi ev kadını yapmak amacıyla Osmanlı- Fransız Kız Mektebi’ni açtı.
    1910 - Karadeniz Ereğlisi Evlendiriciler Cemiyeti Kuruldu (16 Ocak).
    1910 - Bursa’da ipek üretiminde çalışan kadın işçiler grev yaptılar. Grev nedeni kadın ve genç kızların düşük ücretle günde 15-16 saat çalıştırılmalarıydı.
    1910 - Osmanlı kadın derneği sekreteri Kadriye İhsan Hanım yayınlanmak üzere fotoğrafının çekilmesine izin verdi. Fakat fotoğraflar hiçbir yerde yayınlanmadı.
    1910 - Halil Hamit, İslamiyet’te Feminizm yahut Alem-i İslam’da Müsavat-ı Tümme isimli kitabını yazdı.
    1911 - Hilal-i Ahmer Cemiyeti Hanımlar Heyeti kuruldu.
    1911 - İstanbul’da feminist kadın konferansları başladı. “Beyaz Konferanslarda erkeklere karşı yoğun tepkiler ve hatta düşmanlıklar dile getirildi.
    1912 - Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu ) kuruldu.
    1913 - Türk kadınları ilk kez peçesiz olarak Amerikan Sefareti’nde verilen bir davete katıldılar.
    1913 - II. Meşrutiyet döneminin feminist kadın derneği Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti kuruldu. Derneğin Kadınlar Dünyası adıyla bir de yayını bulunmaktaydı. Cemiyetin çalışmaları sonunda ilk defa olarak kadınlar memur ve iş müfettişi olarak Telefon İdaresi’ne kabul edildiler. Kadınlar Dünyası dergisi’nin tüm çalışanları kadındı. Önceleri günlük bilahere haftalık yayınlanan dergi ilk defa kapağında kadın fotoğraflan yayınlayan dergi oldu.
    1913 - Mamulat-ı Dahiliyi Kadınlar Cemiyet-i Hayriyesi kuruldu. Osmanlının ekonomik geriliğinde kadınlara düşen sorumlulukların dernek amacı olduğu bu organizasyon yerli malların kullanımını teşvik etti. Dernek bu amaçla bir terzihane açtı. Buradan otuz kadar terzi ustası kadın yetişti. Dernek, Siyanet adıyla bir de dergi yayımladı.
    1913 - Kadınlık Hayatı isimli dergi yayınlandı. Tüm yazarları kadın olan dergide Emine Seher Ali her sayıda yazıları olan kadın yazar olarak temayüz etti. Onun Jçtimaiycıt başlıklı yazıları sosyolojik tahliller olarak dikkat çekti.
    1914 -Türk Ocağı’nda kadınlı erkekli toplantılar düzenlenmeye başlandı.
    1914 - İstanbul Üniversitesi’ne haftada dört gün, konferans şeklinde ders dinlemek koşuluyla kız öğrenci kabulüne başlandı. Aynı yıl mas Sanayi-i Nefise Mektebi adıyla kızlar için güzel sanatlar okulu açıldı. Ayrıca bu yılda Şişli kadınlar Hayır Derneği kuruldu.
    1915 - Celal Nuri (ileri), Kadınlarımız isimli kitabı yayınladı.
    1917 - Hukuk-ı Aile Kararnamesi yayınlandı. Evlilik, kanuni bir çerçeveye bağlandı. Kadınlara boşanma hakkı tanındı. “Çok kanlı” evlilik için kadının rızası şartı getirildi.
    1917 – İnas-ı Dar’ul Fanünu’ndan mezun olan Semiha Hızal 19 yaşında Lise müdürü olan ilk kadın oldu.
    1917 - Bazı Osmanlı kadınları rnantoyla sokağa çıkmağa başladılar. Erkeklerle karşılaştıklarında yüz yılların getirdiği alışkanlıkla yüzlerini kapatıyorlardı.
    1918 - Sade Giyinen Hanımlar Cemiyet kuruldu.
    1918 –Asri (çağdaş) Kadın Cemiyeti kuruldu.
    1919 - Kasaba İslam Kadınları Cemiyeti kuruldu.
    1920 - Türkiye’nin ilk kadın avukatı Süreyya Ağaoğlu İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydoldu. Afife Jale İlk Türk kadını olarak Yamalar Piyesindeki rolüyle Kadıköy Apollon tiyatrosunda sahneye çıktı. 26 Aralıkta Meclis’te frengi kanunu hakkındaki görüşmeler sırasında kavga çıktı. Sıhhat Encümeni başkanı ve Bursa mebusu Operatör Emin Bey, hastalığın önlenebilmesi için kadınların muayene edilmesi gerektiğini Hey’et-i Umümiye’ye anlatırken itirazlar yapıldı. Gerekçede, böyle bir uygulamanın “şeriata aykırı olduğu, kadınların bu nedenle muayene edilemeyeceği” öne sürülmekteydi. Uzun tartışmalar sonunda frengi yasası Emin Bey’in önerdiği şekilde kabul edildi.
    1921 - Yükseköğretim karma hale getirildi.
    1922 - İzmir ve Ankara’da kız liseleri açıldı.
     

Sayfayı Paylaş