1856-1879 Döneminde Osmanlı Milli Eğitim Sisteminde Reform Çalışmalarının Yapısı

Konusu 'Tarih' forumundadır ve RüzGaR tarafından 1 Ekim 2009 başlatılmıştır.

  1. RüzGaR Super Moderator


    1856-1879 Döneminde Osmanlı Milli Eğitim Sisteminde Reform Çalışmalarının Yapısı ve Seyri

    Tanzimat öncesi Osmanlı’da her alandaki kurum ve müesseslerde ciddi bir çözülme ve bozulma yaşanıyordu. Bu bozulmaların yaşandığı kurumlardan biri de eğitim müessesi idi. Bozulan müesseselerin yeniden toparlanma çalışmalarında eğitim sistemi de önemli bir paya sahipti. Osmanlı’da hemen her müessese taklit, istibdat ve guruplaşmalarla dejenere olmuştu. Bu vasatta Osmanlı ciddi bir siyasal ve ekonomik zaaf içinde idi. Bu arada Batı Dünyasının kaydettiği gelişme ve Batı’nın her geçen gün Osmanlı’’da ağırlığını yükseltmesi çözüm arayışlarında dikkatleri Batı’ya yöneltti. Bu arada pek tabiî ki Batı’da aranan çözümlerden birisi de eğitim alanında idi. Osmanlı’daki gerilemenin nedenleri arasında bir şeylerin eksikliği açıktı. Batı’nın gelişmesinin nedenleri arasında ise bir şeylerin farklılığı ve fazlalığı söz konusu idi.

    Bu gelişme Batı ile ilişkilerin geliştirilmesinde yabancı dil bilgisini çok önemli bir konuma getirdi. Yabancı dil ve ezici ağırlıkla Fransızca en çok rağbet gören lisan oldu. Fransızca bilenler kamu görevlerinde süratle yükseldiler ve Batı’da olup bitenlerin Osmanlı’ya taşınmasının öncüleri oldular.

    1856 sonrasında iyice gelişen bu ilişki ve bunun getirdiği yeni, farklı ve çatışan fikir ortamında eğitim sistemi üç farklı karakter ve bu karakterleri temsil eden kişiler arasındaki tartışmalarla şekilleniyordu. Şüphesiz bu şekillenmenin kökeni Tanzimat öncesi gelişmelere kadar uzanır. Bu makalede konunun 1856 öncesi safhalarının tartışılmasından çok bu tarihten sonraki yaklaşık 20 yıllık dönemde meydana gelen hızlı gelişmeler üzerinde durulacaktır.

    Osmanlı eğitim sistemindeki reform çalışmaları geleneksel medrese eğitiminde meydana gelen tıkanıklıkla birlikte gelişmiştir. Bu gelişmede çatışma halinde olan üç gurup vardır: Birincisi öteden beri var olan geleneksel eğitimdir, medresedir. Medrese Osmanlı’nın son döneminde coğunlukla din ilimlerinin öğretilmesinde odaklanmıştır. İkinci gurupta ise sözü edilen gelenekçilere tepki olarak gelişen ve mevcut eğitim bunalımı ve çözülmenin nedeni olarak mevcut sistemi gören tamamen Batıcı olanlar yer almaktadır. Bu gurupta din ve fen ilimlerinin tamamen birbirinden ayrılması, hatta birincisinin ikincisine mani olması nedeniyle ortadan kaldırılması gereği vurgulanmaktadır. Bu guruba göre din bilimsel gelişmeye manidir. Batıcı olan bu gurup, Batı’nın bilim, kültür ve felsefesinin tamamen bir bütün olarak Osmanlıya taşınması gereğini savunur. Bu iki gurubun ortasında sorunun dinde veya çözümün topyekün Batı kültür ve biliminde olmadığını savunan ve bu ikisi arasında bir sentez üreten gurup bulunmaktadır. Sentezci gurup Osmanlı’nın bütün müesseselerinin dine dayalı olduğunu, dinden vazgeçilemeyeceğini, ancak Batı’nın biliminin reddedilmesinin de mümkün olmadığını savunur. Çözüm olarak Batı’nın kültür, inanç ve felsefesinden arındırılan, fenlerinin(bilimlerinin) taşınmasını ve bu değerlerin İslâm dini ile birlikte yan yana getirilmesini savunur. Osmanlı’da eğitim reformu bu üç gurup arasında bir dizi karmaşık ilişkiler ve iniş-çıkışlar göstermektedir.
    Bu çalışmamızda bu üç gurubun temel yapısı üzerinde durulacaktır. Bu gurupların durumları, temsilcileri ve bu temsilcilerden örnek şahsiyetlerin eğitim yapıları analiz edilecektir. Ayrıca sözü edilen bu ilişkilerin gerçekleşmesinde ortaya çıkan eğitim müesseselerinin yapıları ve fonksiyonları üzerinde durulacak ve bu şekilde eğitim reformunun 1856 sonrası 20 yıllık dönemde izlediği seyrin yapısı tanımlanmaya çalışılacaktır. Sonuçta özellikle bahsi edilen dönem itibariyle Osmanlı eğitim sisteminin içinde bulunduğu dönemin temel karakterleri özetlenecektir.

    I. EĞİTİM REFORMU SÜRECİNDE ÇATIŞAN GURUPLAR
    Osmanlı eğitim reformu geleneksel medrese eğitiminde meydana gelen tıkanıklıkla birlikte gündeme gelmiştir. Eğitimde reform yapılması ihtiyacının hissedilişinde iç tıkanıklığın gözlenmesi kadar Batı ile kurulan temasların kazandırdığı yeni düşünce biçimlerinin de etkisi vardır. Reform sürecinde bir cepheyi değişime ısrarla direnen geleneksel medrese-ulema-şeyhulislamlık kesimi oluşturmuştur. Bu kesimin müesseseleşmesi asırlarca geçmişe, köklü bir uzantıya dayanır. Bu süreçte ikinci cepheyi ise tamamen Batıyı taklit etme yanlısı bir tutum sergileyen, medreseye karşı cephe alan, Fransız materyalist ve pozitivist felsefesini hatta ateizmi Osmanlı’ya taşıyan bir ekip oluşturmaktadır. Bu ekibe göre kalkınma ve ilerleme yolunda zihinler din dogmalarından mutlaka kurtarılmalıdır. Eğitim reformu sürecinde üçüncü cephe ise her iki cephe arasında kalan sentezci bir yaklaşıma sahip bir ekipten oluşmuştur. Bu ekip, Batı medeniyet düzeyine yükselmek için Batı’nın kültür ve felsefesinin de alınması gerekmediğini, hatta bunun imkansız olduğunu savunmakta ve çözüm olarak Batı’nın sadece bilimini ve İslamla barışık yönlerini alarak İslami ilimlerle yan yana öğrenme-öğretme tezini savunmuştur.

    Tanzimatla birlikte Osmanlı eğitim sistemindeki reform arayışlarında ortaya koyduğumuz bu üç kimlikle ilişkilendirebileceğimiz Mümtaz’er Türköne’ye ait orijinal bir tezle karşılaşıyoruz. Türköne Batının her alanda meydan okumalarıyla karşılaşan Müslümanların “başlangıçtan itibaren üç farklı tepki ve bu tepkilerin şekillendirdiği düşünce dünyaları” oluşturduklarını belirtir. Türköne; “Bu tepkilerden ilki taassubdur. Batı evreni ile herhangi bir alanda ilişkiye girmeyi reddeden bu tavır kitlesel bir refleksi ifade etmektedir. Bu tavırda din bir taassup zırhı içinde korumaya alınmış(tır.)... Modern İslam adını verdiğimiz ikinci tepki, Batı’nın meydan okumasını her alanda kabul ederek karşı argumanlarla dini kuvvetlendirmeye (çalışır)... Batı ile diyaloga girer... dini açıdan mahzurlu bulmadığı değer ve gerçekleri içselleştirerek kendi sisteminin dayanakları aline getirir.... Son tavır özelikle pozitivizm etkisi altında dini kayıtlamalardan azade bir şekilde Batılı düşünceleri tasdik eden ve savunan ana akımdır. Bu düşünceyi bütün vasıtalarıyla beraber seküler olarak niteleyebiliriz.” demektedir.

    Türk’öne’nin bütünsel anlamda reform hareketinin içinde bulunduğu tepki ortamına ilişkin bu sınıflandırması pek tabi ki reformun en önemli parçalarından biri olan eğitim sorununda da yansımalarını taşıyan bir gerçekliği ifade etmektedir. Çalışmamızda bu üç tepkiyi temsilcileri ve müesseseleriyle birlikte ayrımlaştırarak ele alacağız. taassup zihniyetini yansıtan gurubu gelenekçiler, seküler olarak nitelenen gurubu aşırı ve ılımlı uçlarıyla birlikte Batıcılar ve nihayet yeni ve açık bir arayış içinde olan “Modern İslam” tanımlaması uygun görülen gurubu da sentezciler adı altında tartışacağız.

    1.Gurup:Gelenekçiler
    1. Gurubu oluşturan gelenekçiler öteden beri Osmanlı eğitim sisteminde var olan medrese çevresinde yerleşikti. Sadece din ilimleriyle, ahiret alemine dönük ilimlerle ilgilenen bu okullarda Osmanlı’nın son dönemine doğru ciddi bir bozulma yaşanıyordu. “Ulemanın bilgi kaynaklarından biri olan akıl ile öteki bilgi kaynağı olan nakil arasında bir fark kalmamıştı. ‘Ezbercilik’ nedeniyle ikisi de tarihsel anlamları bilinmeden tekrarlanan gelenek bilgileri olmuştu. Ortada gerçek bir cehalet vardı. Bu sorun karşısında ilimi medrese ve ulema temsil ediyordu. Geleneksel eğitimde cezalandırma, gelenekselcilik, ezbercilik ve hoca otoritesi hakimdi. Bu eğitim müesseselerinde “Kur’an, tecvit, namaz sureleri, ilmihal” gibi bilgilerin hakimiyeti vardı. Şeyhülislâmlığın hakimiyetinde bulunan medrese eğitimi, zaman zaman ortaya çıkan reform hareketlerine rağmen hep din eğitimi etrafında şekillendi.”

    Bu tespitler içerisinde geleneksel medrese eğitimi ve ulema sınıfının Osmanlı’nın son döneminde ulaştığı noktaya ilişkin iki önemli gerçeği ortaya koymaktadır Bunlardan birincisi medrese eğitiminin ısrarla din ilimlerinde odaklaşılmasıydı.. Asıl mesele ahiret alemine ilişkin bilgiyle kuşanmaktı ve geleneksel sistem içerisinde öğrenciler özellikle din ilimleriyle meşguldü. Bu durum geleneksel eğitim sürecinden geçen öğrencilerin modern bilimden mahrum kalmaları ve zihinsel darlık içerisinde bulunmaları gibi çok vahim bir sonucu doğuruyordu. İkinci husus ise medrese eğitiminin artık büsbütün ezbercilik yani taklit halini almasıydı. Bir başka deyişle bu eğitim sürecinden geçenler öteden beri hazırlanmış bilgi kalıplarını bu bilgilere ilişkin şerh ve izahları sadece ezberliyor; kimin ne dediğini öğreniyor ancak sözlerinin ne anlama geldiğini, pratik hayata nasıl aktarılabileceğini, yeni durumlar karşısında ne tür kıyaslarla mantığı kullanarak çözüm üretebileceğini bilemiyordu. Türköne’nin yaklaşımıyla, tepkisini taassupla gösteren bu gurubun yerleşik karakteri, “Batı ile sınırların belirgin şekilde çizilmiş ve yollar(ın) ayrılmış (olması),... geleneğin kutsallaştırılması, normal şartlar altında var olan ‘tenkit’ ve ‘tahkik’ alışkanlıklarının terk edilmesi”dir.

    Berkes’in tespitlerine göre Osmanlı eğitim reformu çerçevesinde medrese eğitim geleneğinin oluşturduğu aslında cahillik olan bu durumun düzeltilmesine dönük teşebbüsler söz konusu idi. Şeyhülislamlık birçok alanda hakimiyetini henüz koruyordu. Eğitim sisteminde yapılan reformlarla yeni ve üst düzey okullar kuruldu. Fakat 199 YY. başlarında geleneksel eğitim hakimken orduda yapılan reformlarla birlikte ordu için farklı okullar açılması gündeme geldi. Bu çerçevede II: Mahmut döneminde ve sonrasında belli bir süre hatta belki de 1893 yılında Adli Maarif adı altında bir okul açılıncaya kadar ordu dışında kalan alanda ilk öğretim tamamen dini çerçevede Şeyhülislamlığın nezaretinde idi.

    Görülüyor ki Osmanlı reformlarının yoğun olarak yaşandığı dönemde çok ciddi bir sorun olarak algılanan geleneksel eğitim sisteminin değiştirilmesi söz konusuydu. Ancak Tanzimat döneminde medreselerin modernleştirilmesi yönünde hiç bir gelişme olmamıştır. Ne hükümet bunları geliştirmeye çalışmış n de ulema ve şeyhülislamlık böyle bir lüzum görmüştür. Ancak bu dönemde medrese öğrencilerinin yeni Darülfünun gibi okullara kaymaya başladığı görülmüştür. Muhtemelen şeyhülislâmlığın halkın gözünde ve ulema nezdinde sahip olduğu itibar nedeniyle hükümet medreselere müdahaleden çekinmiş olmalıdır. Aynı şekilde medreselerin içlerine kapalı olmaları, taklit ve fikri istibdadın getirdiği “düşünememe” durumu bir ölçüde de Avrupa’da olup bitenlerden habersizlik şeyhülislamlığın da çözüm arayışında olmayışının nedenlerinden olmuştur.

    Batı tarzı eğitimin getirilmesine dönük teşebbüsler olacak ve bu teşebbüslerin verdiği meyveler daha sonra geleneksel eğitimle çatışacaktır. Bu çatışmada taraflar birbirlerini “dinsizlikle-gavurlukla” veya”cahillikle-bilgsizlikle” itham edeceklerdir. Bu arada çatışan bu iki gurup arasında üretilen yeni bir sentez ile her ikisini de taklitten uzak dikkatli bir ayıklama gayreti ortaya çıkacaktır. Bu üçüncü hareketin önemli temsilcilerinden birisinin Mecelle’nin hazırlanışında birinci derecede görev ifa eden Ahmet Cevdet Paşa olduğunu görüyoruz. Mücadele reform süreci boyunca bu üç akım arasında gelişecek ve ortaya çıkan iyice karışık tablo -kişisel görüşümüze göre- Batı taklitçiliğinin hakim olduğu cephenin zaferiyle kendisini yeni Modern Türkiye’nin doğuşunda ortaya koyacaktır.

    2.Grup:Batıcılar
    1850’li yıllar ve sonrasında İstanbul ile aralarında zaman zaman sorunlar çıkan veya ufkunu geliştirmek isteyen aydınların Batı’ya özellikle Fransa’ya açılmalarıyla birlikte düşüncelerde Batı etkisinde artış gerçekleşmeye başlandı.

    İlerleyen yıllarda Fransız yazar Ernest Renan’ın “Bilim ve İslamlık” konulu bir konferansta, İslamın bilim ve felsefeye karşı olduğunu ve bunun asıl nedeninin İs lâmın Arap kafasının bir ürünü olması olduğunu” iddia edişi Osmanlı’da çok yoğun bir tartışma başlatmıştı. Bu tartışmada ateşli şekilde yer alan ve Batının biliminin ve maddi yanının alınmasına taraftar olan Namık Kemal gibi isimler tepki olarak Arapları her türlü medeniyetin kaynağı görmeye ve böyle tanıtmaya başladılar. Ortaya iki cephe açılmıştı: Batı medeniyeti ve Arap medeniyeti... Osmanlı’da 1880’lerde ateşlenen bu tartışmalardan önce tam anlamıyla Batıcılığı savunanlar neredeyse yok hükmündeydi. Bu kesimin çeşitli teşebbüsleri gelen itiraz veya herhangi bir hücum üzerine kesintiye uğrayabiliyordu. Ancak bu kesim Batı’nın maddiyatını alıp maneviyatını bırakma kabulü içinde olan, fakat maddiyat ve maneviyat arasındaki çizgiyi nasıl oluşturabileceğini bilmeyen kesimlerin bu bilgisizliği üzerine tutumlarını bina ettiler. Medrese ve Darülfünun cepheleri söz konusu olduğunda başlangıçta din ilimlerinin yanı sıra fen bilimlerini de öğreten Darülfünun’un yanında yer aldılar. Darülfünun’un bu çevrelerin desteğiyle zaman içerisinde din ilimlerinden arındırıldığını, ancak bununla kalınmayarak arındırılan İslâm yerine yeni bir dinin pozitivizmin, materyalizmin ve ateizmin getirilmeye çalışıldığını görüyoruz.

    Ancak bu konuda hatalı genellemelere düşmemek açısından, Türköne’nin itiraz ettiği “Askeri alandan başlayarak Türklerin yükselen Batıyı teklide başladıkları ve bu gidişin topyekün bir Batılılaşma hummasına dönüştüğü” tezi üzerinde bir irdelemeye ihtiyaç bulunmaktadır. Türköne bu iddiaya itiraz ederken modernleşmenin başlamasıyla güçlenen ve yaygınlık kazanan geleneğin İslâm geleneği (Modern İslam) olduğunu, Tanzimatın mektebi ile yaygınlaşan eğitimin temel kaynaklarının Batı değil İslâm kültürü olduğunu, mekteplerin ihtiyacını karşılamak üzere matbaalarda basılan eserlerin tamamının İslâm klasikleri ve geleneğe yeni bir ifade gücü kazandıran telif eserler olduğunu vurgulamaktadır.turkeyarena.com

    Ancak belirtmeliyiz k bu tespit reform hareketinin hakim görüntüsünün ifadesi olarak “güçlenen ve yaygınlık kazanan” bir kimlik hakkında yapılmaktadır. Yoksa bu tanımın reform sürecinin bütün ayaklarını tam bir homojenlikte kapsadığı ileri sürülmemektedir. İlerleyen kısımlarda vurgulanacağı gibi. Fransız yazar Mac Farlane’ın Tıbbiyeyi ziyaretinde materyalist felsefenin etkisine ilişkin olarak gözlemledikleri, veya Darülfünunda bir dönem tamamen Batıdan tercümelere dayalı müfredatın kullanılması reform sürecinde farklı, hatta Cevdet Paşanın vurguladığı gibi, bazı kişilerin Batı hukuk sisteminin aynen tercüme edilerek kullanılmasını bile talep edebilmeleri reform sürecinde farklı çözüm arayışlarını göstermektedir. Pek tabiî ki bu arayışlar arasında İslam karşıtı bir fikir ve eylem cephesi de arayış içinde olan kanatlardan birini oluşturmuştur.

    Sözünü ettiğimiz bu kesimin örnek simalarından biri Tahir Münif’dir(1830-1910). Tahir Münif Elçi Katipliği göreviyle bulunduğu Berlin’de ve daha sonra Tercüme Odasında Almanca, İngilizce ve Fransızca öğrenmiş; Avrupa tabiat bilimlerine ve Fransız materyalist felsefesine ilgi göstermiştir. Münif Paşa Royal Society Of England(İngiltere Kraliyet Kurumu)nu model alarak 1861 yılında Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’yi kurmuş ve Türkçe’de ilk modern anlamda bilimsel eser olarak tanımlanan Mecmua-i Fünun’u yayımlamıştır. Bu bilgileri veren Lewis, söz konusu derginin, 19 YY. Türkiye’sinde, 18 YY. Fransa’sının Büyük Ansiklopedisinin rolüne benzer bir rol oynadığını ifade etmektedir. Berkes, Encümen-i Daniş yerine bir darülfünun kurulması fikrinin bu dergi ve Tahir Münif’in kurduğu cemiyet çevresinde oluştuğunu vurgulamakta ve Münif’in Fransız yazar Farlane’i dehşet içinde bırakan ve onun deyimiyle dinsizlik felsefesini öğreten materyalistlerin kitaplarının okunduğu Tıbbiyenin ilk mezunlarından olan Fuat Paşa’nın himayesi altında bulunduğunu hatırlatmaktadır.

    Bu cephede dikkat çeken bir diğer önemli isim Tahsin Efendi’dir. Tahsin Efendi Darülfünunun açılması girişiminin başlatılmasında rolü olan Tahir Münif’in koruduğu ve bu okulun direktörlüğüne atadığı kişidir. Darülfünun’un müdürlüğüne 58 yaşında iken atanan Gavur tahsin Medrese geçmişinden gelmekle birlikte Bektaşî’dir. Kendisi 1857’de Paris Elçiliğine Türk öğrencilerine hocalık etmek, Batı Bilimlerini tanımak ve Elçilik imamlığı yapmak üzere gönderilmiş ve Paris’te 12 yıl kalmıştır. Berkes’in ifadesiyle doğmalara karşı ve düşün özgürlüğüne dönük materyalist felsefelere eğilimli Bektaşiler gibi o da Avrupa’da o zaman çok moda olan Alman yazar Ludwig Büchror’ın yazdığı Kraft und Staff (Güç ve madde) adlı eserin Fransızca çevrisinden çok etkilenmiştir. Bu kitap özellikle tıbbiyeliler arasında uzun süre okunmuş; Türkçe’ye çevrildikten sonra ulema tarafından reddiyeler yazılmasına neden olmuştur. Tahsin Efendi Arap yazısı yerine soldan sağa doğru yazılan bir yazı icadı gibi; biyoloji, psikoloji, çocuk eğitimi gibi, Fransızca’dan çeviriler gibi çok geniş ve çeşitli alanlarla ilgilenen bir kişi olarak tanınmıştır.turkeyarena.com

    Tahsin Efendi Müslüman milletlerin kalkınmasının biricik yolunun din dogmalarından kafalarını temizlemek ve eğitim yoluyla çağdaş fenleri benimseyerek kafalarını aydınlatmak olduğuna inanıyordu. Tahsin Efendi’nin Paris’te iken kütüphanelerde İslam düşün tarihinde materyalist denebilecek eserleri araştırdığı rivayet edilmektedir. Belki de bu yönünün etkisiyle Darülfünun müdürlüğü döneminde “peygamberliği” de bir sanat olarak değerlendirerek ulemanın hışmını üzerine çeken Cemalettin Efgani’yi İslâm düşün tarihindeki kelam-felsefe çatışmalarını iyi biliyor olmasından ve fikirleriyle uyuşmasından olsa gerek korumuş ve ön plana çıkarmıştır.
    Tahir Münif, Tahsin Efendi ve burada ayrıntılı olarak sözü edilmemiş olan Saffet Efendi’nin Avrupa’daki aydın rasyonalist düşünün eğitimde, ekonomik hayatta, toplumsal gidişte, siyasette uygulanması gerekliliği yönündeki görüşleri ve bu uğurda sergiledikleri çabalar Cemalettin Efgani’ye verdikleri rol ile birlikte sarsıntıya uğramıştı. Şeyhülislâmlık ve ulema şeriat dışı gördükleri alanda girişilen yeniliklere sesini çıkarmıyor ilgisiz kalıyordu. Ancak bu defa Efgani ile birlikte konu din müessesesini ilgilendirmiş; din dışında olanlardan değil de din geleneğinden geldiği iddia edilen- şii olduğu ve kelamcılara karşı felsefecilere tuttuğu anlaşılan- Cemalettin Efgani’nin sözleriyle şeyhülislam Hasan Vehmi Efendi’nin girişimiyle ulema harekete geçmiştir. Bu hareketle birlikte Efgâni İstanbul’dan uzaklaştırılmış ve Tahsin Efendi Darülfünun Müdürlüğünden azledilmiştir. Bu vaka aslında Osmanlı’da medrese ve ulema sınıfının hala ne denli güçlü olduğunu ortaya koymaktadır. Ardından kapatılan Darülfünun-u Osmani’nin niçin ve nasıl kapatıldığına dair açık bilgi bulunamasa da bu müessesenin zındıklar tarafından yönetildiği ve zındıklar yetiştirdiği görüşünün hakimiyetiyle kapatılmış olabileceği ihtimali gelişmeler ışığında akla pek yakın görünmektedir.

    Öte yandan bu görüşü desteklemesi bakımından Münif ve Tahsin gibi isimlerin “zındıklar” zümresinden olarak mimlenmiş olması ve Darülfünun’un kitaplığı oluşturulurken Avrupa’dan özellikle Fransa’dan aynen alınan ve tercüme edilen hümanizm ve pozitivist felsefenin kitaplarının Tahsin Efendinin müdürlüğü döneminde Osmanlıya taşınmış olması Ali Suavi’nin ifadesinde yer aldığı gibi gayrimüslim öğrencilerin büyük çoğunluğunun burslu okumaları birer önemli ip uçlarını oluşturmaktadır.

    Üçüncü Gurup:Sentezciler
    Bu gurupta yer alan düşünürler Batı’nın aynen taklidi eğilimlerinin karşısında yer almışlardır. Batı’nın bilim ve teknolojisinin alınması ancak, kültür ve felsefesinin terk edilmesi gereği ısrarla bu gurupta yer alanlar tarafından dile getirilmiş olan görüşlerdir. Bu gurup içerisinde yerleştirebileceğimiz Modern İslam” düşüncesine sahip kesimin özellikleri hakkında Türköne’nin tanımları arasında şu ifadeler geçer: “Batı tartışılmaz bazı üstün niteliklere sahiptir. Müslümanlar Batı’yı üstün kılan bu nitelikleri (ilim, teknik, medeni usuller) alarak kendi toplumlarını ilerletmek zorundadırlar. Sadece maddi kültür unsurlarıyla değil, İslâmiyet’e özde aykırı olmamak kaydıyla manevi kültür unsurları da (siyasi ve medeni kurumlar) Batı’dah iktibas edilebilir ve uygulanabilir.”

    Bu gurup aslında medresenin ve ulemanın içerisine düştüğü çıkmazı çok iyi görmüştü. Ancak bu çıkmazdan kurtulmaya çalışırken Batı’nın aynen taklidinin daha büyük bir felaket olduğu bilincindeydiler. Bu gurupta yer alanlar bir yandan iyi bir medrese eğitimine sahipken diğer yandan Batı kaynaklı eserleri de çok iyi tetkik etmiş, her iki yapıyı iyice tanıyan kişilerdi. Ancak Batıcı kesimin bir kısmı bu sınıf içerisinden kayarak cephe değiştirmiş ve yine gerçekte Batıcı olan kesim daha ılımlı olan bu kesimde yer alarak ulema kesiminin etkili muhalefetinden bir süre kurtulmuş olmalıdır. Öte yandan ulemanın içinde bulunduğu dar görüşlülük ve katılık bu kesimde yer alan çok daha gerçekçi düşünürlere zındıklık damgasını vurmaktan çekinmemiştir. Örneğin aslında İslâmcı olan ve Batı’nın kültür ve felsefesi yerine bilim ve teknolojisine sahip çıkılması düşüncesini savunan Namık Kemal gibi isimler bile -büyük bir yanılgı eseri olarak- zındıklar zümresinden sayılmıştır. Bu arada Berkes, “Namık Kemal kayıtsız şartsız şeriatçı, ya da Doğucu olmadığı gibi kayıtsız Batıcı da değildir” demektedir. Ancak N. Kemal’in geleneksel anlamda şeriatçı olmadığı söylenebilse de yine Berkes’in ilgili bölümde N. Kemal’in yaptıklarına ilişkin aktardıkları, Namık Kemal’in İslamı kaçınılmaz bir gereklilik olarak savunduğu ancak bu savunuşunun geleneksel ulemanın dar görüşlülüğünden farklı olduğunu göstermektedir. Türköne Modern İslam düşüncesinin oluşumunda birbirinden habersiz olarak aynı gerçeklere vurgu yapan bir çok kişinin sayılabileceğini vurgulamakla birlikte, bu konuda bir başlangıç arayanlar için Namık Kemal ve Ali Suavi’yi teklif etmektedir.

    Sentezciler olarak adlandırabileceğimiz 3. gurubun sağlıklı analizi bakımından bu gurubun bilhassa eğitim sisteminde odaklanmış bulunan, bu alanda müfredat hazırlayan ve idari görevler üstlenen öncü isimlerinden biri olan Ahmet Cevdet Paşa üzerinde durmak istiyoruz. Cevdet Paşa’nın eğitim geçmişi ve yükselişi Osmanlı’da güç yapısının ve eğilimlerinin oluşumunu etkileyen faktörlerin bir kısmının anlaşılmasına da ışık tutacaktır.
    Osmanlı Tanzimatının en tartışmalı döneminde yaşmış olan Ahmet Cevdet Paşa(1823-1895), Bulgaristan’ın Lofça kasabasında doğdu. Cevdet Paşa öğrenim hayatına küçük yaşta Arapça öğrenerek başladı. Dönemin Hafız Seyyid, Doyranlı Mehmet, Birgivi Hoca gibi bir çok aliminden ders aldı ve islami bilgilerle ilgili kitapları okuyarak din bilgisini genişletti. Bu arada fen ilimlerine ilişkin tahsilde de bulundu. Miralay Nuri Bey, Müneccimbaşı Osman Sabit Efendi gibi hocalardan hesap, cebir, hendese gibi dersler aldı. Farsça bilgisini de derinleştiren Cevdet Paşa tasavvuf sohbetlerinde de bulundu ve hocalık için icazet aldı.
     



  2. RüzGaR Super Moderator

    Arapça, Farsça, Bulgarca ve Fransızca öğrenen, din ve fen ilimlerinde kendisini ciddi şekilde yetiştiren Paşa 1844 yılında Premedi Kazası “kadılığı” ile devlet görevine başladı. Zaman içinde çeşitli görevlere gelen Paşa 1851’e Encümen-i Daniş üyeliğine seçildi. Osmanlı tarihini)1774-1829 dönemi) yazmakla görevlendirilen Paşa çeşitli eserler kaleme aldı ve tarihçilik görevini 1865 yılına kadar sürdürdü. İlmiye mesleğinde kadılık görevleriyle ilerleyen, çeşitli unvan ve nişanlar alan Paşa İşkodra’da meydana gelen isyanı bastırmak, Bosna’da gerekli ıslahı yapmak gibi daha birçok yerde askeri nitelikli görevlerde bulundu. Hanefi fıkhına dayalı bir kanun kitabının hazırlanması gerektiği düşüncesine sahip olan Paşa kurulan Mecelle-i Ahkam-ı Adliye cemiyetinin başına getirildi. Beşinci kitabın yayınından sonra bu görevinden azledilerek Bursa valiliğine atanan Paşa burada birkaç gün kaldıktan sonra 1870’te bu görevden de alındı.
    Bu durum Cevdet Paşa ile yönetim arasında bir anlaşmazlık çıktığını göstermektedir. Bu arada çıkarılan 6. kitap büyük tenkitler görünce Cevdet Paşa yeniden aynı kurumun başına getirildi ve Şura-yı Devlet üyesi olarak seçildi ve ardından Evkaf Nazırlığına getirildi(1873). Yine aynı yıl Maarif Nazırlığına getirilmiş olan Paşa 1874 yılında Şura-yı Devlet Başkanvekilliğine getirildiğinde Mecellenin 12. kitabını da hazırlatmış bulunuyordu.
    Cevdet Paşanın eğitim geçmişi onun hem geleneksel medrese eğitimini mükemmel bir düzeyde aldığını, hem de modern fenlerde kendisini eğittiğini göstermektedir. Paşa’nın Fransızca bilgisi de onun Batı kaynaklı eserlere ve Batıdan taşınan felsefeye vukufiyetini sağlamıştır. Bu anlamda Cevdet Paşa geleneksel eğitim süreci ile Osmanlı’nın yeni tanıştığı modern eğitim arasında din ilimleriyle gen ilimlerini yan yana elinde bulunduran bir kişiliktir. Paşanın bu birikimiyle birlikte süratle ilerlemesi, müfredat geliştirme amacıyla kurulan Encümen-i Daniş azalığında bulunması, bu arada maarif nazırlığı görevine kadar yükselmesi Osmanlı eğitim sisteminin yapılanmasında onu çok önemli ve etkin bir konuma getirmiştir. Yine Cevdet Paşa kadılıkla başladığı memuriyet görevine valilik, Şura-yı Devlet Başkanvekilliği gibi idarî kademelerde zirveye tırmanarak devam etmesi onu idari olarak ta etkin bir konuma getirmiştir. Bu arada onun Mecelle’yi hazırlayan Mecelle-i Ahkam-ı Adliye Cemiyeti reisliğinden azledilmesi ve Bursa valiliğine atanması ve hemen ardından bu görevden de alınması Osmanlı eğitim-hukuk sisteminde var olan güçler çatışmasının açık işaretidir. Yukarıda belirtilen nedenle Paşanın tekrar eski görevine iade edilmesi ise söz konusu çatışmada gelenekçi- Batıcı cephelerin bu mücadelelerinde güç dengelerinin nasıl değişebildiğini göstermektedir.

    Cevdet Paşanın konumu ve icra ettiği fonksiyon açısından İslam Ansiklopedisinde nakledilen değerlendirme özetle şu şekildedir: Cevdet Para Osmanlı kurumlarına yeni bir yapı kazandırmaya ilişkin tartışmaların yoğun olduğu dönemde gelenekçi Türk-İslam Doğu kültürü ile yenilikçi Batı arasında senteze varmaya çalışmıştır. Osmanlı müesseselerinin islami esaslara dayandığını dikkate alarak, her yönden Batılılaşmanın hem yanlış hem de imkansız olduğunu düşünmüş; Batı taklitçiliğine ve Maddeci felsefeye şiddetle karşı çıkmıştır. Bu çerçevede o Batının pozitif bilimler, teknik ve yönetim alanındaki üstünlüğünü kabul etmiş; ancak Osmanlı müesseselerinin Batı tarzında ıslahını savunurken bir kısım devlet ileri gelenlerinin Fransız kanunlarının tercüme edilip alınması yönündeki görüşlerinin karşısında yer almıştır.

    II. EĞİTİM MÜESSESELERİ VE FONKSİYONLARI
    1856-1879 döneminde eğitim reformunun gelişiminde çatışan gurupların kullandıkları muhtelif müesselerle karşılaşıyoruz. Bu müesseselerin kurulması, kapatılması veya değiştirilmesi ve yeniden yapılandırılması süreci ve bu sürecin gerçekleşmesindeki baş döndürücü hız bu dönemde yaşanan buhranın ve zihin karışıklığının boyutlarını göstermektedir. Çalışmamızda bu müesseseleri eğitim sürecini düzenleyen belli başlı müesseseler ile eğitim birimleri(okullar) üzerinde durulacaktır. Bu örnekler mevcut fikir guruplarının yapısal farklılıklarının kavranmasına ışık tutacaktır.

    İdari Müesseseler
    Dönemin belli balı müesseselerinin Encümen-i Daniş, Meclis-i Maarif-i Umumiye, Maarif-i Umumiye Nezareti (ve Maarif Nezareti) olgunu görüyoruz. Bu müesseselerden Encümen-i Daniş dışında kalanlar birbiri ardına devam eden, son olarak Maarif Nezareti Yapısına ulaşan bir seyir takip eder. Bu müesseseler iki başlık atında özet bilgilerle irdelenecektir.

    Encümen-i Daniş:
    Osmanlıda ilmin geliştirilmesi ve cehaletin ortadan kaldırılması amacıyla başlayan eğitim reformu hareketiyle -önümüzdeki alt bölümde vurgulanacağı gibi- önce geçici bir meclis kurulmuş, bu meclisin kararlarından biri çeşitli ilimlerin okutulacağı darülfünunun açılması olmuştur. Encümen-i Daniş adlı meclis 1851 yılında inşaatı devam eden Darülfünun için ders kitabı hazırlanması amacıyla kurulmuş; ancak Darülfünunda 1863 yılında derslere başlandığında bu müessese tarafından bu okulda(üniversitede) okutulmak üzere hiç bir kitap hazırlanmadığı görülmüştür. Mecelle’nin 12 kitabının hazırlanmasında en büyük paya sahip olduğu halde, Encümen-i Daniş azalarından olan Cevdet Paşa’nın bütün çabalarının yanında bu müessesenin Darülfünun için bir iş üretmemesi düşündürücü görünmektedir. Öte yandan 1850’de açılan Darülmaarif’in ders programlarının düzenlenmesi ve bunlara ait sade bir dille yazılmış ders kitaplarının hazırlanması görevinin de Encümen-i Daniş’e verilmiş olduğunu görüyoruz.

    Eserinde Encümen-i Daniş’e değinen Lewis şu tespitleri yapmaktadır: “19 YY ortalarında Osmanlı İmparatorluğunda bilimi teşvik etmek üzere bir akademi ve bilim derneği kurulması için ilk çabalar gösterilmişti. Encümen-i Daniş önce 1845 Maarif Meclisinde tavsiye edilmiş ve 1851’de bir İrade-i Seniye ile kurulmuştur. Açıkça Fransız Akademisi’ni örnek almış olan bu kurulun 40 üyesi Türk olmak şartıyla ve Hammer, Bianchi ve Redhouse gibi Avrupalı şarkiyatçılar da dahil olmak üzere bir çok muhabir üyesi vardı.... Encümenin çalışması zamanın siyasal kararsızlığı ile engellendi ve 1862 yılında bir kaç kitabı yayınlamaktan fazla bir şey başarmaksızın tarihe karıştı.

    Encümenin bu tükenişinde, ilk üyeleri arasında yer alan bazı kişilerin ilimlerinin yetersizliği, hatır için seçilmiş olmaları, encümenin ilk açılışında bile böyle bir ikilik ve ayrılığın varlığı, meclis içinde Reşit Paşa ve ekibinin diğerleriyle karşı karşıya gelmesi, zaman içinde gerçek bilgili ve çalışabilecek konumda olmayan kişilerin bu meclise secilir olmaları gibi nedenlerin payı olduğu anlaşılmaktadır.

    Berkes biraz önce sözü edilen ve bu kurulun azası olan Cevdet Paşa’nın bu kurulun programını çizmeye memur edildiğini ve pek bir eser vücuda getirmese de kurulun en başarılı eserlerini Cevdet Paşanın yazmaya memur edilmesiyle verdiğini belirtir. Bu konuda Cevdet Paşanın yazdıklarına baktığımızda şu ifadelerle karşılaşıyoruz:” Encümen-i Daniş azasının bir çoğu hatır için intihab olunmuş zatlar olduğu cihetle Encümen’in teşkilinden memul olan faide husule gelmedi ve bilfiil işe yarayacak azaya tevzi olunan telifat içinde hisse-i fakire isabet eden Tarih-i Cevdet’ten başka bir eser görülmedi. Yine Berkes çok dikkat çekici bir tahlille Cevdet Paşa’nın ilim ve fenlerin birlikte okutulmasını savunması karşısında önemli bir kesimin kendisine muhalefet ettiğini ve bu muhalif kesimin Encümen-i Daniş hareketinden ayrılarak Darülfünun’un oluşumunu sağlamaya yöneldiğini tespit etmektedir.

    Ancak Cevdet Paşa “Ayasofya karşısında bir büyük darülfünun inşasına mübaşeret olundu.” sözleriyle bu gelişmeyi bir müjde olarak takdim etmektedir. Bununla birlikte bu gelişmeyi, sıbyan mekteblerinin ıslahatına henüz başlanmamış olması nedeniyle olumsuzlamaktadır. Cevdet Paşa, aydınların (erbab-ı maarif) hem bu sorun nedeniyle bu gelişmeye itiraz ettiklerini, hemde müslim ve gayri müslim milletlerin birlikte okutulacağı böyle bir mktebin Ayasofya’nın karşısında açılmasının münasip olmayacağını Padişaha ilettiklerini, bu gibi itirazlarla uzun süre sürüncemede kalan bu okulun bnasının tamamlanmasından sonra başka bir amaç için kullanıldığını yazar.

    Bu tespit bizi çarpıcı bir sonuca ulaştırır. Yukarıda vurgulandığı gibi Encümen-i Daniş memur edildiği halde Darülfünun için ders kitabı niteliğinde eser ortaya koyamadığından, Darülfünun eğitimine bir dizi konferanslarla başlamış sonra da Avrupa’dan materyalist felsefeyi aynen alarak derslere taşımıştır. Oysa aynı memuriyet din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu ve Darülfünun’a öğrenci yetiştirmek için kurulan Darülmaarif için yerine getirilmiş ve bu okul planlandığı gibi faaliyetine başlamıştır.

    Meclis-i Maarif-i Umumiye:
    Abdülmecit 19845’de “din ve dünya için gerekli olan din bilgilerini ve fenleri yaymak ve halk arasındaki cahilliği kaldırmanın” eğitimin temel amacı olduğunu vurgulayarak bir Maarif Meşveret meclisi kurduğunu açıkladı. Bu meclis mevcut okulları incelemek ve yenilerine yer hazırlamak üzere adli, askeri ve mülki bilgilere iyice vakıf 7 kişiden oluşturuldu. Bu meclisin 1846’da verdiği bir raporda Meclis-i Maarif-i Umumiye adıyla daimi bir meclis kurulması teklif edildi ve bu meclis hemen kurularak 1847’de Maarif-i Umumiye Nezaretine çevrildi. Bu nezaretin kurulması eğitimin ulemanın yetki alanından uzaklaştırılmasına dönük ciddi bir teşebbüstü. Bu nezaret din ilimlerine yeniden vurgu yapmakla birlikte ulemanın dışındaki öğretmenleri ve ders programlarıyla yeni okulların yolunu açması bakımından geçiş ve değişim sürecinde rol alıyordu. Bu arada bu nezaretin adı da 1857 yılında Maarif Nezareti şekline dönüştürüldü.

    Yukarıda sözü edilen gelişmeyi Cevdet Paşa şöyle anlatır: “Akdemce maarif-i umumiyenin intişarı esbabını mütalaa etmek üzere bir Meclis-i Maarif-i Muvakkat teşkil olun(up)...bu meclis-i muvakkatte terbiye-i umumiye üç derece üzerine tertip olundu ki mekatib-i sıbyan ve mekatib-i rüşdiyye ve darülfünun dereceleridir. Bu üç derece için meclis-i mezkur üç layiha-i mufassala kaleme aldı ve meclisin memuriyeti tamam oldu ve bu layihaların ahkamını fiile getirmek üzere bervech-i bala Mekatib-i Umumiye Nezareti ile bir Meclis-i Maarif-i daimi teşkil edildi. Bu meclis-i daimi aled-devam maarif-i umumiyenin tervici esbabını mütalaa ile meşgul olurdu.... Arif Hikmet Beyefendi Şeyhülislam olup, o dahi maarifin terakkisine himmet eylerdi.

    Önce geçici sonra daimi bir meclisle başlayan, ardından Maarif Nezaretine dönen bu kurumsallaşma süreci, tartışmasını yaptığımız dönem itibariyle eğitim sistemine tam bir hakimiyetin ifadesi değildir. Osmanlı eğitim sistemindeki değişim ve çözüm arayışları Osmanlı’nın yıkılışına kadar devam edecektir. Ancak tekrar vurgulamalıyız ki Maarif Nezaretine kadar uzana teşebbüsler eğitimin tek çatı altında ve devlet otoritesine bağlı olarak yapılandırılması teşebbüslerinin önemli bir adımıydı. Bu adımın ilk yansımalarının değerlendirilmesi bakımından Cevdet Paşanın aktardıkları ilginç izlenimler kazandırmaktadır. Cevdet Paşa maarif meclisi tarafından planlanan hususların sağlıklı şekilde gerçekleştirilmediğini, önce rüşdiye mekteplerinin oluşturulmasında mesafe kat edildiğini, oysa plana göre önce sıbyan mekteplerinin ıslah edilmesi ve bunlardan yetişecek çocuklar için rüşdiyelerin kurulması gerektiği halde sıbyan mekteblerinin olduğu gibi kaldığını yazar.

    Yine Cevdet Paşa bu dönemde Serasker Damat Sait Paşanın ısrarıyla Reşit Paşanın azli ve Sarım Paşanın sadrazam olmasının ardından, Sait Paşanın Reşit Paşa döneminde ulaşılan gelişme düzeyini şiddetle tahrip ederek ülkeyi yüz sene geriye götürdüğünü belirtir. Bu konuda verdiği bir örnek olayda, rüşdiyede ressamlık öğretiliyor diye harita dersinin yasak edileceğinin duyulması üzerine teftişten korkan Mekatib-i Umumiye Muavini Vehbi Molla’nın ne kadar harita müsvettesi varsa korkusundan tuvalet çukuruna atıp yok ettiğini belirtir.

    Maarif-i Umumiye Nezareti üyesi Kemal Efendi’nin 1850’de eğitime başlayan Darülmaarif’in açılmasında önemli hizmetlerde bulunması, Maarif Nazırlığı da yapan Kemal efendi’nin bu mektebe müdür tayin edilmesi, Darülmuallimat’ın açılışında Maarif Nezaretinin 1869 yılında bir bina kiralaması, Maarif Nazırı Saffet Paşa’nın 1870’de İslamda kadınların eğitimine önem verildiğini vurgulayan bir konuşma yapması; 1862’de Sıbyan mekteplerinin Maarif Nezaretine bağlanması, ulemanın hedefi olan Tahsin Efendi’nin Darülfünun-u Osmani müdürlüğünden azledilerek yerine Maarif Nezareti muavinlerinden Kazım Efendinin getirilmesi, biraz daha geriye dönersek, Darülfünun-u Osmani’nin 1870’de Maarif Nazırı Saffet Paşa ve Sadrazam Ali Paşa ile diğer ileri gelenler tarafından açılması bu müessesenin(Nezaret-bakanlık) yapısı, üstlendiği rol gibi konularda düşünce üretmemizi sağlayacak çeşitli ipuçları vermektedir. Anlaşılıyor ki nezaret salt din ilimlerinin okutulduğu medreseden tutalım, Batıcılığa kayan Darülfünun ve sentezcilerin din ve fen ilimlerini birlikte okutmayı hedefleyen okullara kadar tüm eğitim sistemini tek çatı altında toplamaya çalışmıştır. Bu arada anlaşılan- en azından sezinlenen ve fakat ayrıntılı analizle ortaya çıkabilecek bir gerçek Nezaretin daha çok din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu, Batının fenlerinin alınmasına taraftar, ancak dinden kopuşa karşı bir anlayış taşıdığı yanı devlet ricalinin genellikle yeniden İslama dönüşü temsil ettikleri gerçeğidir.

    Meclis-i Muhtelit-i Maarif:
    Eğitim reformu çalışmalarında Meclis-i Maarif-i Muvakkat ile başlayan ve 1857’de Maarif Nezaretinin kurulmasıyla gelişen oluşum içerisinde dikkat çeken bir başka meclis daha vardır. Meclis-i Muhtelit-i Maarif...
    Eğitimden, din ve mezhep ayrımı yapılmaksızın bütün halkın yararlanması esasının kabulüyle birlikte teb’adan her milletin kendi mekteplerini yapmalar, öğretim yöntemleri ve hocalarınının seçimini görüşmek üzere teb’a (azınlık) temsilcilerinin katılacağı bir meclis-i muhtelitin kurulması kararlaştırıldı. Meclis-i Maarif’te kurulan bir komsyonun hazırladığı vazife nizamnamesi ile maarif teşkilatında önemli değeşiklikler yapıldı.

    Bu yeni düzenlemeye göre sıbyan mekteplerinde her cemaat kendi dillerinde eğitim yapacak ve hükümet bu okulların programlarına müdahale etmeyecekti. Rüşdiyeler ise devlet dairelerine memur yetiştirdiklerinden bu okullarda eğitim dili Türkçe olacaktı. Üçüncü gurupta yer alan Fünun-u Metenevvia(darülfünun-üniversite) mekteplerinin öğretim dili hükümet tarafından belirlenecekti. Ayrıca gündüzlü ve gece yatılı şeklinde ikiye ayrılan mekteplere ilişkin bir nizamname bu meclis tarafından hazırlanacaktı.
    Meclis-i Muhtelit’in kurulması(1857) üzerine Meclis-i Maarif’le birlikte maarif alanında meclislerin sayısı ikiye yükseldi. Ayrıca Meclis-i Maarif daha ziyade dini ilimleri, diğeri ise çeşitli fenlere dair konuları görüşecekti. Bu arada yeni meclis ve yukarıda sözü edilen okullar ile azınlıkların okulları Mekatib-i Umumiye Nazareti’ne bağlanıyordu. Mekatib-i Umumiye Nezatreti ile Maarif-i Umumiye Nezaretinin birlikte var olduğu bu iki başlı sistem uzun sürmemiş, bir ay sonra Mekatib-i Umumiye Nezareti, Maarif-i Umumiye Müsteşarlığına dönüştürülerek bu iki yapı tek çatı altında toplanmıştır.

    Bu arada Maarif Nezareti ve eğitim sisteminin düzenlenmesiyle ilişkisi bakımından Maarif-i Umumiye Nizamnamesine değinilmesi gerekmektedir. 1869 yılında Maarif Nazırı Saffet Paşa’nın gayretleriyle Ahmet kemal Paşa’nın başkanlığında, Şura-yı Devlet Maarif Dairesi Başkan yardımcısı Sadullah Paşa, Recaizade Ekrem ve Ebuzziya Tevfik gibi tanınmış isimler tarafından Fransız eğitim sisteminden faydalanılarak Maarif-i Umumiye Nizamnamesi hazırlanmıştır. 1908 yılına kadar yürürlükte kalan 198 maddelik nizamnamede 51 madde ile en çok Darülfünun’a ilişkin hükümlere yer verilmiş olması dikkat çekicidir. Bu hükümler çerçevesinde dini ilimlerden büyük ölçüde arındırılmış darülfünun mafretadının yanısıra din ve fen ilimlerini birlikte ihtiva eden Darülmuallimin ve Darülmuallimat müfredatının da tanımlanmış olması, bu nizamname ile Osmanlı eğitim sistemine ilişkin farklı çözüm arayışlarının, görüşlerin ve eğilimlerin gerekli esneklik sağlanarak tek çatı altında toplanmaya çalışıldığı izlenimini kazandırmaktadır.

    b)Eğitim Birimleri(Okullar)
    Eğitim reformu çerçevesindeki çözüm arayışlarındaki kayma iki çizgide oluşmuştur. Medrese zaten var olan eğitim sistemini tanımladığından bu alanda somut örnekler özerinde durulmayacaktır. Burada Batıcıların odaklandığı, islamdan uzaklaşma anlayışının -kuruluşunda bu amaç bulunmadığı halde- hakim olduğu Darülfünun veya sonraki adıyla Darülfünun-u Osmani ve Galatasaray Sultanisi örneği ve bunun karşısında din ve fenlerin birlikte müfredata alınmasını amaçlayan, kültür ve inancı koruyarak bilimde yeni ve sağlıklı ufuklar kazanılmasını hedefleyen Darülmaarif, Darülmuallimin ve Darülmuallimat adlı okullar üzerinde durulacaktır. Vurgulandığı gibi Osmanlı reformcuları bu dönemde eğitim sistemini ilk, orta ve yüksek eğitim olmak üzere üç düzeyde ele almaktadırlar. Ancak bu düzeyden ilki sıbyan mekteblerinde ortaya konmuş, tartışma konusu olan çok belirgin ve farklı yenilikler bu dönemde tam anlamıyla gerçekleşmemiştir. Çalışmamızda daha çok yüksek öğretim müesseselerinin veya orta öretim müesselerine(rüşdiye) öğretmen hazırlayan müesselerin ele alınması daha uygun görülmüştür.

    Darülfünun:
    1845’te göreve başlayan Meclis-i Muvkkat’ın getirdiği öneriler arasında, yüksek ilimlerin (ulum-u aliye) tahsil edileceği bir darülfunun kurulması önerisi de yer almaktadır. Bu öneri çerçevesinde bir süre sürüncemede kalan, aksayan ve aksatılan çalışmalar sonucunda nihayet, bir yüksek öğrenim kurumu olan Darülfünun, Osmanlı devletinde ilk eğitimine 1863 yılında başlamıştır. Bu okulun 1856 sonrası dönemdeki konumunun iyi anlaşılabilmesi için geçmişinin analiz edilmesi gerekir. Osmanlı’da bilimde Batıya yönelişle birlikte eğitim sistemine hakim olan medreseden farklı bir yüksek eğitim müessesesinin kurulması gündeme gelmiş ve bu yeni müessesenin adının Darülfünun olması düşünülmüştür.

    Daha önceki bölümlerde Darülfünunla ilişkilendirilebilecek bilgilere dayanılarak şu tespitlere ulaşabilirizarülfünun, Darülmuallimin ve Darülmuallimat gibi din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu okulların mali kaynaklarının vakıflar olmasına rağmen, bu müessese büyük ölçüde devlet desteğine dayanmıştır. Bu okulun müfredatı, açılışında belirsizdir. Bilahare oluşturulan müfredat ise yerli değildir; tamamen Batıdan tercüme ile alınmıştır. Ayrıca Darülfünun’un kuruluşuna katkıda bulunanların tamamının zihninde bu okullarda ne yapılacağı da net değildir.

    Okulda 1863 yılında dönemin sadrazamı Keçecizade Fuat Paşa’nın binanın tamamlanmasını beklemeden bazı odalarda seminer verilmesine izin vermesiyle birlikte İbrahim Ethem Paşa nezaretinde bir dizi konferans ve seminer verilmeye başlandı. Bu konferanslar fizik, kimya, tabii ilimler, tarih ve coğrafya gibi sadece fen konularında olmuştur. Bu okul 1865’te binanın tamamlanması ile bu bina maliye Nezaretine verilmiş ve Darülfünun Nuri Paşa Konağında 1865 yılında çıkan bir yangına kadar eğitime devam etti.
    Bu arada 1869’da çıkarılan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile Darulfünun-u Osmani kurulması öngörülmüş, bu yeni okulla Batı sistemine daha fazla yaklaşılmıştır. Nizamnameye göre Fransız modeli üzerine kurulmuş olmasına rağmen Felsefe ve Edebiyat şubesinde şark dillerinden Arapça ve Farsça yanında Batı dillerinden Fransızca, Yunanca ve Latince dersleri programda yer almıştır. Hukuk şubesinde de İslâm hukukunun yanı sıra Fransız Medenî Kanunu, Roma Hukuku ve Milletlerarası Hukuk dersleri konmuştur.
    Padişahın tasdikiyle 1869 yılında fiilen kurulan Darülfünun-u Osmani sınavla alınan 450 talebe ile öğretim hayatına başlamıştır. Avrupa’dan çeşitli kitaplar, alet ve edevatlar alınarak kütüphane tertip edilmiştir. Paris’ten satın alınan kitapların listesi incelendiğinde, o dönemin Batıdaki en yaygın akımları olan hümanizm ve pozitivizm felsefenin belli başlı eserlerinin bu listede yer aldığı görülmektedir. Yeni okulun ders kitaplarını oluşturmak üzere batı dillerinde yazılan kitapların tercümesine girişilmiştir.
    1870 yılında sadrazam Ali Paşa; Maarif Nazırı Saffet Paşa’nin da hazır bulunduğu bir merasimle açılan okulun müdürlüğüne Tahsin Efendi getirilmiştir.
     
  3. RüzGaR Super Moderator

    Arapça, Farsça, Bulgarca ve Fransızca öğrenen, din ve fen ilimlerinde kendisini ciddi şekilde yetiştiren Paşa 1844 yılında Premedi Kazası “kadılığı” ile devlet görevine başladı. Zaman içinde çeşitli görevlere gelen Paşa 1851’e Encümen-i Daniş üyeliğine seçildi. Osmanlı tarihini)1774-1829 dönemi) yazmakla görevlendirilen Paşa çeşitli eserler kaleme aldı ve tarihçilik görevini 1865 yılına kadar sürdürdü. İlmiye mesleğinde kadılık görevleriyle ilerleyen, çeşitli unvan ve nişanlar alan Paşa İşkodra’da meydana gelen isyanı bastırmak, Bosna’da gerekli ıslahı yapmak gibi daha birçok yerde askeri nitelikli görevlerde bulundu. Hanefi fıkhına dayalı bir kanun kitabının hazırlanması gerektiği düşüncesine sahip olan Paşa kurulan Mecelle-i Ahkam-ı Adliye cemiyetinin başına getirildi. Beşinci kitabın yayınından sonra bu görevinden azledilerek Bursa valiliğine atanan Paşa burada birkaç gün kaldıktan sonra 1870’te bu görevden de alındı.
    Bu durum Cevdet Paşa ile yönetim arasında bir anlaşmazlık çıktığını göstermektedir. Bu arada çıkarılan 6. kitap büyük tenkitler görünce Cevdet Paşa yeniden aynı kurumun başına getirildi ve Şura-yı Devlet üyesi olarak seçildi ve ardından Evkaf Nazırlığına getirildi(1873). Yine aynı yıl Maarif Nazırlığına getirilmiş olan Paşa 1874 yılında Şura-yı Devlet Başkanvekilliğine getirildiğinde Mecellenin 12. kitabını da hazırlatmış bulunuyordu.
    Cevdet Paşanın eğitim geçmişi onun hem geleneksel medrese eğitimini mükemmel bir düzeyde aldığını, hem de modern fenlerde kendisini eğittiğini göstermektedir. Paşa’nın Fransızca bilgisi de onun Batı kaynaklı eserlere ve Batıdan taşınan felsefeye vukufiyetini sağlamıştır. Bu anlamda Cevdet Paşa geleneksel eğitim süreci ile Osmanlı’nın yeni tanıştığı modern eğitim arasında din ilimleriyle gen ilimlerini yan yana elinde bulunduran bir kişiliktir. Paşanın bu birikimiyle birlikte süratle ilerlemesi, müfredat geliştirme amacıyla kurulan Encümen-i Daniş azalığında bulunması, bu arada maarif nazırlığı görevine kadar yükselmesi Osmanlı eğitim sisteminin yapılanmasında onu çok önemli ve etkin bir konuma getirmiştir. Yine Cevdet Paşa kadılıkla başladığı memuriyet görevine valilik, Şura-yı Devlet Başkanvekilliği gibi idarî kademelerde zirveye tırmanarak devam etmesi onu idari olarak ta etkin bir konuma getirmiştir. Bu arada onun Mecelle’yi hazırlayan Mecelle-i Ahkam-ı Adliye Cemiyeti reisliğinden azledilmesi ve Bursa valiliğine atanması ve hemen ardından bu görevden de alınması Osmanlı eğitim-hukuk sisteminde var olan güçler çatışmasının açık işaretidir. Yukarıda belirtilen nedenle Paşanın tekrar eski görevine iade edilmesi ise söz konusu çatışmada gelenekçi- Batıcı cephelerin bu mücadelelerinde güç dengelerinin nasıl değişebildiğini göstermektedir.

    Cevdet Paşanın konumu ve icra ettiği fonksiyon açısından İslam Ansiklopedisinde nakledilen değerlendirme özetle şu şekildedir: Cevdet Para Osmanlı kurumlarına yeni bir yapı kazandırmaya ilişkin tartışmaların yoğun olduğu dönemde gelenekçi Türk-İslam Doğu kültürü ile yenilikçi Batı arasında senteze varmaya çalışmıştır. Osmanlı müesseselerinin islami esaslara dayandığını dikkate alarak, her yönden Batılılaşmanın hem yanlış hem de imkansız olduğunu düşünmüş; Batı taklitçiliğine ve Maddeci felsefeye şiddetle karşı çıkmıştır. Bu çerçevede o Batının pozitif bilimler, teknik ve yönetim alanındaki üstünlüğünü kabul etmiş; ancak Osmanlı müesseselerinin Batı tarzında ıslahını savunurken bir kısım devlet ileri gelenlerinin Fransız kanunlarının tercüme edilip alınması yönündeki görüşlerinin karşısında yer almıştır.

    II. EĞİTİM MÜESSESELERİ VE FONKSİYONLARI
    1856-1879 döneminde eğitim reformunun gelişiminde çatışan gurupların kullandıkları muhtelif müesselerle karşılaşıyoruz. Bu müesseselerin kurulması, kapatılması veya değiştirilmesi ve yeniden yapılandırılması süreci ve bu sürecin gerçekleşmesindeki baş döndürücü hız bu dönemde yaşanan buhranın ve zihin karışıklığının boyutlarını göstermektedir. Çalışmamızda bu müesseseleri eğitim sürecini düzenleyen belli başlı müesseseler ile eğitim birimleri(okullar) üzerinde durulacaktır. Bu örnekler mevcut fikir guruplarının yapısal farklılıklarının kavranmasına ışık tutacaktır.

    İdari Müesseseler
    Dönemin belli balı müesseselerinin Encümen-i Daniş, Meclis-i Maarif-i Umumiye, Maarif-i Umumiye Nezareti (ve Maarif Nezareti) olgunu görüyoruz. Bu müesseselerden Encümen-i Daniş dışında kalanlar birbiri ardına devam eden, son olarak Maarif Nezareti Yapısına ulaşan bir seyir takip eder. Bu müesseseler iki başlık atında özet bilgilerle irdelenecektir.

    Encümen-i Daniş:
    Osmanlıda ilmin geliştirilmesi ve cehaletin ortadan kaldırılması amacıyla başlayan eğitim reformu hareketiyle -önümüzdeki alt bölümde vurgulanacağı gibi- önce geçici bir meclis kurulmuş, bu meclisin kararlarından biri çeşitli ilimlerin okutulacağı darülfünunun açılması olmuştur. Encümen-i Daniş adlı meclis 1851 yılında inşaatı devam eden Darülfünun için ders kitabı hazırlanması amacıyla kurulmuş; ancak Darülfünunda 1863 yılında derslere başlandığında bu müessese tarafından bu okulda(üniversitede) okutulmak üzere hiç bir kitap hazırlanmadığı görülmüştür. Mecelle’nin 12 kitabının hazırlanmasında en büyük paya sahip olduğu halde, Encümen-i Daniş azalarından olan Cevdet Paşa’nın bütün çabalarının yanında bu müessesenin Darülfünun için bir iş üretmemesi düşündürücü görünmektedir. Öte yandan 1850’de açılan Darülmaarif’in ders programlarının düzenlenmesi ve bunlara ait sade bir dille yazılmış ders kitaplarının hazırlanması görevinin de Encümen-i Daniş’e verilmiş olduğunu görüyoruz.

    Eserinde Encümen-i Daniş’e değinen Lewis şu tespitleri yapmaktadır: “19 YY ortalarında Osmanlı İmparatorluğunda bilimi teşvik etmek üzere bir akademi ve bilim derneği kurulması için ilk çabalar gösterilmişti. Encümen-i Daniş önce 1845 Maarif Meclisinde tavsiye edilmiş ve 1851’de bir İrade-i Seniye ile kurulmuştur. Açıkça Fransız Akademisi’ni örnek almış olan bu kurulun 40 üyesi Türk olmak şartıyla ve Hammer, Bianchi ve Redhouse gibi Avrupalı şarkiyatçılar da dahil olmak üzere bir çok muhabir üyesi vardı.... Encümenin çalışması zamanın siyasal kararsızlığı ile engellendi ve 1862 yılında bir kaç kitabı yayınlamaktan fazla bir şey başarmaksızın tarihe karıştı.

    Encümenin bu tükenişinde, ilk üyeleri arasında yer alan bazı kişilerin ilimlerinin yetersizliği, hatır için seçilmiş olmaları, encümenin ilk açılışında bile böyle bir ikilik ve ayrılığın varlığı, meclis içinde Reşit Paşa ve ekibinin diğerleriyle karşı karşıya gelmesi, zaman içinde gerçek bilgili ve çalışabilecek konumda olmayan kişilerin bu meclise secilir olmaları gibi nedenlerin payı olduğu anlaşılmaktadır.

    Berkes biraz önce sözü edilen ve bu kurulun azası olan Cevdet Paşa’nın bu kurulun programını çizmeye memur edildiğini ve pek bir eser vücuda getirmese de kurulun en başarılı eserlerini Cevdet Paşanın yazmaya memur edilmesiyle verdiğini belirtir. Bu konuda Cevdet Paşanın yazdıklarına baktığımızda şu ifadelerle karşılaşıyoruz:” Encümen-i Daniş azasının bir çoğu hatır için intihab olunmuş zatlar olduğu cihetle Encümen’in teşkilinden memul olan faide husule gelmedi ve bilfiil işe yarayacak azaya tevzi olunan telifat içinde hisse-i fakire isabet eden Tarih-i Cevdet’ten başka bir eser görülmedi. Yine Berkes çok dikkat çekici bir tahlille Cevdet Paşa’nın ilim ve fenlerin birlikte okutulmasını savunması karşısında önemli bir kesimin kendisine muhalefet ettiğini ve bu muhalif kesimin Encümen-i Daniş hareketinden ayrılarak Darülfünun’un oluşumunu sağlamaya yöneldiğini tespit etmektedir.

    Ancak Cevdet Paşa “Ayasofya karşısında bir büyük darülfünun inşasına mübaşeret olundu.” sözleriyle bu gelişmeyi bir müjde olarak takdim etmektedir. Bununla birlikte bu gelişmeyi, sıbyan mekteblerinin ıslahatına henüz başlanmamış olması nedeniyle olumsuzlamaktadır. Cevdet Paşa, aydınların (erbab-ı maarif) hem bu sorun nedeniyle bu gelişmeye itiraz ettiklerini, hemde müslim ve gayri müslim milletlerin birlikte okutulacağı böyle bir mktebin Ayasofya’nın karşısında açılmasının münasip olmayacağını Padişaha ilettiklerini, bu gibi itirazlarla uzun süre sürüncemede kalan bu okulun bnasının tamamlanmasından sonra başka bir amaç için kullanıldığını yazar.

    Bu tespit bizi çarpıcı bir sonuca ulaştırır. Yukarıda vurgulandığı gibi Encümen-i Daniş memur edildiği halde Darülfünun için ders kitabı niteliğinde eser ortaya koyamadığından, Darülfünun eğitimine bir dizi konferanslarla başlamış sonra da Avrupa’dan materyalist felsefeyi aynen alarak derslere taşımıştır. Oysa aynı memuriyet din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu ve Darülfünun’a öğrenci yetiştirmek için kurulan Darülmaarif için yerine getirilmiş ve bu okul planlandığı gibi faaliyetine başlamıştır.

    Meclis-i Maarif-i Umumiye:
    Abdülmecit 19845’de “din ve dünya için gerekli olan din bilgilerini ve fenleri yaymak ve halk arasındaki cahilliği kaldırmanın” eğitimin temel amacı olduğunu vurgulayarak bir Maarif Meşveret meclisi kurduğunu açıkladı. Bu meclis mevcut okulları incelemek ve yenilerine yer hazırlamak üzere adli, askeri ve mülki bilgilere iyice vakıf 7 kişiden oluşturuldu. Bu meclisin 1846’da verdiği bir raporda Meclis-i Maarif-i Umumiye adıyla daimi bir meclis kurulması teklif edildi ve bu meclis hemen kurularak 1847’de Maarif-i Umumiye Nezaretine çevrildi. Bu nezaretin kurulması eğitimin ulemanın yetki alanından uzaklaştırılmasına dönük ciddi bir teşebbüstü. Bu nezaret din ilimlerine yeniden vurgu yapmakla birlikte ulemanın dışındaki öğretmenleri ve ders programlarıyla yeni okulların yolunu açması bakımından geçiş ve değişim sürecinde rol alıyordu. Bu arada bu nezaretin adı da 1857 yılında Maarif Nezareti şekline dönüştürüldü.

    Yukarıda sözü edilen gelişmeyi Cevdet Paşa şöyle anlatır: “Akdemce maarif-i umumiyenin intişarı esbabını mütalaa etmek üzere bir Meclis-i Maarif-i Muvakkat teşkil olun(up)...bu meclis-i muvakkatte terbiye-i umumiye üç derece üzerine tertip olundu ki mekatib-i sıbyan ve mekatib-i rüşdiyye ve darülfünun dereceleridir. Bu üç derece için meclis-i mezkur üç layiha-i mufassala kaleme aldı ve meclisin memuriyeti tamam oldu ve bu layihaların ahkamını fiile getirmek üzere bervech-i bala Mekatib-i Umumiye Nezareti ile bir Meclis-i Maarif-i daimi teşkil edildi. Bu meclis-i daimi aled-devam maarif-i umumiyenin tervici esbabını mütalaa ile meşgul olurdu.... Arif Hikmet Beyefendi Şeyhülislam olup, o dahi maarifin terakkisine himmet eylerdi.

    Önce geçici sonra daimi bir meclisle başlayan, ardından Maarif Nezaretine dönen bu kurumsallaşma süreci, tartışmasını yaptığımız dönem itibariyle eğitim sistemine tam bir hakimiyetin ifadesi değildir. Osmanlı eğitim sistemindeki değişim ve çözüm arayışları Osmanlı’nın yıkılışına kadar devam edecektir. Ancak tekrar vurgulamalıyız ki Maarif Nezaretine kadar uzana teşebbüsler eğitimin tek çatı altında ve devlet otoritesine bağlı olarak yapılandırılması teşebbüslerinin önemli bir adımıydı. Bu adımın ilk yansımalarının değerlendirilmesi bakımından Cevdet Paşanın aktardıkları ilginç izlenimler kazandırmaktadır. Cevdet Paşa maarif meclisi tarafından planlanan hususların sağlıklı şekilde gerçekleştirilmediğini, önce rüşdiye mekteplerinin oluşturulmasında mesafe kat edildiğini, oysa plana göre önce sıbyan mekteplerinin ıslah edilmesi ve bunlardan yetişecek çocuklar için rüşdiyelerin kurulması gerektiği halde sıbyan mekteblerinin olduğu gibi kaldığını yazar.

    Yine Cevdet Paşa bu dönemde Serasker Damat Sait Paşanın ısrarıyla Reşit Paşanın azli ve Sarım Paşanın sadrazam olmasının ardından, Sait Paşanın Reşit Paşa döneminde ulaşılan gelişme düzeyini şiddetle tahrip ederek ülkeyi yüz sene geriye götürdüğünü belirtir. Bu konuda verdiği bir örnek olayda, rüşdiyede ressamlık öğretiliyor diye harita dersinin yasak edileceğinin duyulması üzerine teftişten korkan Mekatib-i Umumiye Muavini Vehbi Molla’nın ne kadar harita müsvettesi varsa korkusundan tuvalet çukuruna atıp yok ettiğini belirtir.

    Maarif-i Umumiye Nezareti üyesi Kemal Efendi’nin 1850’de eğitime başlayan Darülmaarif’in açılmasında önemli hizmetlerde bulunması, Maarif Nazırlığı da yapan Kemal efendi’nin bu mektebe müdür tayin edilmesi, Darülmuallimat’ın açılışında Maarif Nezaretinin 1869 yılında bir bina kiralaması, Maarif Nazırı Saffet Paşa’nın 1870’de İslamda kadınların eğitimine önem verildiğini vurgulayan bir konuşma yapması; 1862’de Sıbyan mekteplerinin Maarif Nezaretine bağlanması, ulemanın hedefi olan Tahsin Efendi’nin Darülfünun-u Osmani müdürlüğünden azledilerek yerine Maarif Nezareti muavinlerinden Kazım Efendinin getirilmesi, biraz daha geriye dönersek, Darülfünun-u Osmani’nin 1870’de Maarif Nazırı Saffet Paşa ve Sadrazam Ali Paşa ile diğer ileri gelenler tarafından açılması bu müessesenin(Nezaret-bakanlık) yapısı, üstlendiği rol gibi konularda düşünce üretmemizi sağlayacak çeşitli ipuçları vermektedir. Anlaşılıyor ki nezaret salt din ilimlerinin okutulduğu medreseden tutalım, Batıcılığa kayan Darülfünun ve sentezcilerin din ve fen ilimlerini birlikte okutmayı hedefleyen okullara kadar tüm eğitim sistemini tek çatı altında toplamaya çalışmıştır. Bu arada anlaşılan- en azından sezinlenen ve fakat ayrıntılı analizle ortaya çıkabilecek bir gerçek Nezaretin daha çok din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu, Batının fenlerinin alınmasına taraftar, ancak dinden kopuşa karşı bir anlayış taşıdığı yanı devlet ricalinin genellikle yeniden İslama dönüşü temsil ettikleri gerçeğidir.

    Meclis-i Muhtelit-i Maarif:
    Eğitim reformu çalışmalarında Meclis-i Maarif-i Muvakkat ile başlayan ve 1857’de Maarif Nezaretinin kurulmasıyla gelişen oluşum içerisinde dikkat çeken bir başka meclis daha vardır. Meclis-i Muhtelit-i Maarif...
    Eğitimden, din ve mezhep ayrımı yapılmaksızın bütün halkın yararlanması esasının kabulüyle birlikte teb’adan her milletin kendi mekteplerini yapmalar, öğretim yöntemleri ve hocalarınının seçimini görüşmek üzere teb’a (azınlık) temsilcilerinin katılacağı bir meclis-i muhtelitin kurulması kararlaştırıldı. Meclis-i Maarif’te kurulan bir komsyonun hazırladığı vazife nizamnamesi ile maarif teşkilatında önemli değeşiklikler yapıldı.

    Bu yeni düzenlemeye göre sıbyan mekteplerinde her cemaat kendi dillerinde eğitim yapacak ve hükümet bu okulların programlarına müdahale etmeyecekti. Rüşdiyeler ise devlet dairelerine memur yetiştirdiklerinden bu okullarda eğitim dili Türkçe olacaktı. Üçüncü gurupta yer alan Fünun-u Metenevvia(darülfünun-üniversite) mekteplerinin öğretim dili hükümet tarafından belirlenecekti. Ayrıca gündüzlü ve gece yatılı şeklinde ikiye ayrılan mekteplere ilişkin bir nizamname bu meclis tarafından hazırlanacaktı.
    Meclis-i Muhtelit’in kurulması(1857) üzerine Meclis-i Maarif’le birlikte maarif alanında meclislerin sayısı ikiye yükseldi. Ayrıca Meclis-i Maarif daha ziyade dini ilimleri, diğeri ise çeşitli fenlere dair konuları görüşecekti. Bu arada yeni meclis ve yukarıda sözü edilen okullar ile azınlıkların okulları Mekatib-i Umumiye Nazareti’ne bağlanıyordu. Mekatib-i Umumiye Nezatreti ile Maarif-i Umumiye Nezaretinin birlikte var olduğu bu iki başlı sistem uzun sürmemiş, bir ay sonra Mekatib-i Umumiye Nezareti, Maarif-i Umumiye Müsteşarlığına dönüştürülerek bu iki yapı tek çatı altında toplanmıştır.

    Bu arada Maarif Nezareti ve eğitim sisteminin düzenlenmesiyle ilişkisi bakımından Maarif-i Umumiye Nizamnamesine değinilmesi gerekmektedir. 1869 yılında Maarif Nazırı Saffet Paşa’nın gayretleriyle Ahmet kemal Paşa’nın başkanlığında, Şura-yı Devlet Maarif Dairesi Başkan yardımcısı Sadullah Paşa, Recaizade Ekrem ve Ebuzziya Tevfik gibi tanınmış isimler tarafından Fransız eğitim sisteminden faydalanılarak Maarif-i Umumiye Nizamnamesi hazırlanmıştır. 1908 yılına kadar yürürlükte kalan 198 maddelik nizamnamede 51 madde ile en çok Darülfünun’a ilişkin hükümlere yer verilmiş olması dikkat çekicidir. Bu hükümler çerçevesinde dini ilimlerden büyük ölçüde arındırılmış darülfünun mafretadının yanısıra din ve fen ilimlerini birlikte ihtiva eden Darülmuallimin ve Darülmuallimat müfredatının da tanımlanmış olması, bu nizamname ile Osmanlı eğitim sistemine ilişkin farklı çözüm arayışlarının, görüşlerin ve eğilimlerin gerekli esneklik sağlanarak tek çatı altında toplanmaya çalışıldığı izlenimini kazandırmaktadır.

    b)Eğitim Birimleri(Okullar)
    Eğitim reformu çerçevesindeki çözüm arayışlarındaki kayma iki çizgide oluşmuştur. Medrese zaten var olan eğitim sistemini tanımladığından bu alanda somut örnekler özerinde durulmayacaktır. Burada Batıcıların odaklandığı, islamdan uzaklaşma anlayışının -kuruluşunda bu amaç bulunmadığı halde- hakim olduğu Darülfünun veya sonraki adıyla Darülfünun-u Osmani ve Galatasaray Sultanisi örneği ve bunun karşısında din ve fenlerin birlikte müfredata alınmasını amaçlayan, kültür ve inancı koruyarak bilimde yeni ve sağlıklı ufuklar kazanılmasını hedefleyen Darülmaarif, Darülmuallimin ve Darülmuallimat adlı okullar üzerinde durulacaktır. Vurgulandığı gibi Osmanlı reformcuları bu dönemde eğitim sistemini ilk, orta ve yüksek eğitim olmak üzere üç düzeyde ele almaktadırlar. Ancak bu düzeyden ilki sıbyan mekteblerinde ortaya konmuş, tartışma konusu olan çok belirgin ve farklı yenilikler bu dönemde tam anlamıyla gerçekleşmemiştir. Çalışmamızda daha çok yüksek öğretim müesseselerinin veya orta öretim müesselerine(rüşdiye) öğretmen hazırlayan müesselerin ele alınması daha uygun görülmüştür.

    Darülfünun:
    1845’te göreve başlayan Meclis-i Muvkkat’ın getirdiği öneriler arasında, yüksek ilimlerin (ulum-u aliye) tahsil edileceği bir darülfunun kurulması önerisi de yer almaktadır. Bu öneri çerçevesinde bir süre sürüncemede kalan, aksayan ve aksatılan çalışmalar sonucunda nihayet, bir yüksek öğrenim kurumu olan Darülfünun, Osmanlı devletinde ilk eğitimine 1863 yılında başlamıştır. Bu okulun 1856 sonrası dönemdeki konumunun iyi anlaşılabilmesi için geçmişinin analiz edilmesi gerekir. Osmanlı’da bilimde Batıya yönelişle birlikte eğitim sistemine hakim olan medreseden farklı bir yüksek eğitim müessesesinin kurulması gündeme gelmiş ve bu yeni müessesenin adının Darülfünun olması düşünülmüştür.

    Daha önceki bölümlerde Darülfünunla ilişkilendirilebilecek bilgilere dayanılarak şu tespitlere ulaşabilirizarülfünun, Darülmuallimin ve Darülmuallimat gibi din ve fen ilimlerinin birlikte okutulduğu okulların mali kaynaklarının vakıflar olmasına rağmen, bu müessese büyük ölçüde devlet desteğine dayanmıştır. Bu okulun müfredatı, açılışında belirsizdir. Bilahare oluşturulan müfredat ise yerli değildir; tamamen Batıdan tercüme ile alınmıştır. Ayrıca Darülfünun’un kuruluşuna katkıda bulunanların tamamının zihninde bu okullarda ne yapılacağı da net değildir.

    Okulda 1863 yılında dönemin sadrazamı Keçecizade Fuat Paşa’nın binanın tamamlanmasını beklemeden bazı odalarda seminer verilmesine izin vermesiyle birlikte İbrahim Ethem Paşa nezaretinde bir dizi konferans ve seminer verilmeye başlandı. Bu konferanslar fizik, kimya, tabii ilimler, tarih ve coğrafya gibi sadece fen konularında olmuştur. Bu okul 1865’te binanın tamamlanması ile bu bina maliye Nezaretine verilmiş ve Darülfünun Nuri Paşa Konağında 1865 yılında çıkan bir yangına kadar eğitime devam etti.
    Bu arada 1869’da çıkarılan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile Darulfünun-u Osmani kurulması öngörülmüş, bu yeni okulla Batı sistemine daha fazla yaklaşılmıştır. Nizamnameye göre Fransız modeli üzerine kurulmuş olmasına rağmen Felsefe ve Edebiyat şubesinde şark dillerinden Arapça ve Farsça yanında Batı dillerinden Fransızca, Yunanca ve Latince dersleri programda yer almıştır. Hukuk şubesinde de İslâm hukukunun yanı sıra Fransız Medenî Kanunu, Roma Hukuku ve Milletlerarası Hukuk dersleri konmuştur.
    Padişahın tasdikiyle 1869 yılında fiilen kurulan Darülfünun-u Osmani sınavla alınan 450 talebe ile öğretim hayatına başlamıştır. Avrupa’dan çeşitli kitaplar, alet ve edevatlar alınarak kütüphane tertip edilmiştir. Paris’ten satın alınan kitapların listesi incelendiğinde, o dönemin Batıdaki en yaygın akımları olan hümanizm ve pozitivizm felsefenin belli başlı eserlerinin bu listede yer aldığı görülmektedir. Yeni okulun ders kitaplarını oluşturmak üzere batı dillerinde yazılan kitapların tercümesine girişilmiştir.
    1870 yılında sadrazam Ali Paşa; Maarif Nazırı Saffet Paşa’nin da hazır bulunduğu bir merasimle açılan okulun müdürlüğüne Tahsin Efendi getirilmiştir.
     
  4. RüzGaR Super Moderator

    Yeni okulun ders programı incelendiğinde edebiyat, Fransızca, genel tarih, coğrafya, fizik, matematik, resim, hukuk ve mantık derslerinin birinci sınıf ders programı olduğu görülmektedir. Bu okul bünyesinde Cemalettin-i Efgani’nin sanat üzerinde yaptığı bir konuşmada “peygamberliğin de bir sanat olduğunu” söylemesi üzerine çıkan karışıklıklar üzerine, Tahsin Efendi önderliğinde icra edilen konferanslar iptal edildi. Efgâni İstanbul’dan uzaklaştırıldığı gibi, Tahsin Efendi de müdüriyetten azledilerek bu göreve müdür yardımcılarından Kazım Efendi getirildi. Okul bu hadiseden sonra kısa süre 1872-1873 döneminde eğitime devam etmiş olsa da ardından kapatılmıştır.

    Ülkede batı tarzında bir üniversiteye ihtiyaç bulunduğuna inanan idarecilerin gayretiyle bu defa 1873 yılında dönemin Maarif Nazırı Saffet Paşa Galatasaray’daki Mekteb-i Sultani müdürü Sava Paşayı hazineye yük olmamak şartıyla yeni bir Darülfünun açmakla görevlendirilmiş, yeni okul Darülfünun-u Sultani adıyla 1874-1875 öğretim yılında faaliyetlerine başlamış ve bu okul 1876 yılına kadar halktan gizli tutularak önceki Darülfünun’un akıbetine uğramaması amaçlanmıştır. İlk mezunlarını 1879-1880 döneminde veren bu okullardan mezun olanlar, bu süre sonunda bir tez hazırlayıp “doktor” unvanını almışlardır. Sözü edilen yeni okul bünyesinde açılan diğer alt ihtisas okullarına temas etmemekle beraber bu okulların ortak özelliklerinden birinin daha önce kapatılmış bulunan Darülfünun’un müfredatıyla benzeşen bir müfredata sahip olmaları olduğunu söyleyebiliriz.

    1856 sonrası 20 yıllık dönem dikkate alındığında Darülfünun’un yer aldığı noktanın tespiti bakımından Fransız yazar Mac Farlane’ın müşahedeleri ilgi çekicidir. Farlane, 1847’de İstanbul’da Tıbbiyeyi ziyaretinden sonra İstanbul’da Fransız felsefeciliğinin (materyalizminin) hızla yayılmakta olduğunu, Tıbbiye kitaplığının düpedüz materyalist kitaplarını toplayan bir kolleksiyon olduğunu gördüğünü ifade eder. Yine Farlane, Fransız Baron d’Holbach’ın dinsizlik kitabı olan “Systeme de la Nature’un en son Paris baskısının çok okunduğunu kitap üzerindeki işaretlerin yoğunluğundan anladığını; bu kitapta Tanrının varlığına inanmanın bir saçmalık olduğunun ve ruhun ölmezliğinin anlatıldığını ifade eder.

    Görülüyor ki sorunlara çözüm bulmak amacıyla kurulmuş bir müessese bu defa ateizmin-inançsızlığın tuzağına düşüyordu. Bu okulun bir diğer özeliği Darülfünun-u Sultani bünyesindeki Mekteb-i Sultani müdürü Ali Suavi’nin 1877 yılında gayrimüslim talebelerin büyük bir bölümünün burslu okuduğunu ve dolaysıyla devletin her yıl bu müesseseye külliyetli paralar verdiğine dair ifadelerinden harekete söyleyebileceğimiz gibi, Darülfünun aynı zamanda gayrimüslimlerin imtiyazlı hale geldikleri birer müessese oluvermişlerdi.

    Galatasaray Sultanisi.
    1868 yılında açılan Galatasaray Sultanisi bir kaç konu hariç Fransızca lisanla eğitim yapmaya başladı. Bu okul o dönemde yabancı misyonlar tarafından daha önce zaten açılmış olan okullardan farklı olarak Batı dilinde orta derecede modern bir eğitim sağlama konusunda Müslüman hükümet tarafından yapılmış ilk ciddi teşebbüstü. Bu okulun bir diğer özelliği de Müslüman ve Hıristiyan (ve Yahudi) öğrencilerin yan yana öğrenim görmesiydi. Batı sisteminin Osmanlı’ya gittikçe yaygınlaşarak gelişiyle birlikte yetenekli ve Batılı eğitim görmüş idareci, diğer memuriyetler için gerekli personelin karşılanmasında bu okuldan mezun olan öğrenciler çok etkin rol oynadılar.

    Bu arada farklı dinlere mensup öğrencilerin birlikte okudukları 1863 yılında kurulan Amerikan Robert Koleji’nden veya İzmir Kaiserwirth okulundan söz eden Roderic Davison, “Galatasaray Lisesi” adıyla hakkında bilgi verdiği bu okulun karma eğitimi getiren resmi bir eğitim teşebbüsü olması özelliğiyle, “Millet” gurupları arasındaki keskin hatlar üzerindeki ilk meydan okuyuş ve ilk ihlal olduğunu vurgular. Davison’un bu yönde aktardığı diğer önemli bir tespit de, bu okulun 1868 yılında açılışıyla birlikte eğitime 341 öğrenci alındığı, bu yeni eğitim sisteminin ve yeni kurumsallaşmanın, yeni nesli kendi kontrollerinden çıkaracağı gerekçesiyle Yunan Ortodoks liderleri, Yahudiler ve Papa’nın itirazına uğradığı ve yeni gelişmelerin bu itirazlar altında gerçekleştiği hususlarıdır. Galatasaray Sultanisinde(lise) eğitime başlayan 341 öğrenciden 147’sinin Müslüman, 48’inin Grekoryan Ermeni, 36’sının Yunan Ortadoks, 34’ünün Yahudi, 34’ünün Bulgar, 23’ünün Roman Katolik ve 19’unun Ermeni Katolik olduğunu görüyoruz.

    Darülmaarif:
    Osmanlı eğitim tarihinde Avrupai mektep planında yapılan ilk modern kurum niteliğinde olan bu okul başlangıçta Mekteb-i Maarif adıyla kurulmuştur. Dönemin rüştiyelerinden daha ileri bir öğretim metodu ve müfredat programı uygulanması amaçlanan ve Darülfünun’a hazırlık oluşturması maksadıyla uygulana gelen klasik(dini) müfredata ek olarak bu okulun müfredatına aritmetik, geometri, felsefe, astronomi, coğrafya gibi pozitif bilimlere ilişkin dersler konulmuştur.

    1850 yılında öğretime başlayan bu okul Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmi Alem Valide Sultan’ın yaptırarak vakfettirdiği bir binada faaliyet göstermiştir. Bu binanın çevresinde bulunan medreseler dikkate alınarak bu okulun medrese olarak inşasından vazgeçilmiştir.

    Bu okulun açılmasında önemli görevler ifa eden Kemal Efendi, Maarif-i Umumiye Nezareti Azalığı, Mekatib-i Umumiye Nazırlığı, Maarif Nazırlığı ve adı geçen okulda müdürlük görevlerinde bulunmuştur.

    Darülmaarifte okutulacak dersler, hoca ve yardımcılarla hizmetlilerin görev ve maaşları vakfiyesinde ayrıntılı olarak belirtilmiştir. Ayrıca vakfiyede programları düzenlemek ve sade bir dilde yazılmış ders kitaplarını hazırlamak görevi de Encümen-i Daniş’e verilmiştir.

    Osmanlı’da 1869 yılında çıkarılan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile ilk ve orta öğretim kurumlarında bazı düzenlemeler yapılarak dört yıllık rüşdiyelerden sonra öğrenim süresi üç yıl olan idadilerin açılması düşünülmüş ve darülmaarif binasında ilk, orta ve ise seviyesindeki öğretim kurumları bir arada toplanmıştır.

    Darülmaarifin dikkat çeken özelikleri dini ilimlerle fen ilimlerinin öğrenim sürecinde hemen hemen aynı ağırlığa sahip olmasıdır. Bu okul, devletin ekonomik ve idari desteğinden çok vakıflarla kurulan bir destek mekanizmasıyla nispeten özerk faaliyet gösteren bir kimliğe sahip olmasıyla önemlidir.

    Darulmuallimin:
    Sıbyan mekteplerine öğretmen yetiştirme fikri Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar ulaşsa da o dönemdeki birkaç küçük programdan sonra 1948’e gelinceye kadar bu konuda bir gelişme olmamıştır. İlk teşebbüslerine 1848 yılında başlanan öğretmen yetiştirme teşebbüsleri 1857 yılında resmen Darülmuallimin’in kurulmasıyla açığı çıkmıştır. Bu okulun ilk kuruluşunda müdürlüğünü Osmanlı eğitim reformu sürecinde çok önemli bir rol üstlenmiş olan Ahmet Cevdet Paşa yapmıştır. Okulda, öğreticilik yeteneğinin kazandırılması bakımından “usul-ü ifade ve talim” dersi başlangıçta verilmekle birlikte bu ders bilahare kaldırılmıştır. 1862 yılında sıbyan mekteplerinin Maarif Nezaretine bağlanmasının ardından bu mekteplerin ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla 1868’de Darülmuallimin-i Sıbyan adı altında iki yıllık bir öğretmen okulu daha açılmıştır. Bu öğretmen okulunun müfredatı incelendiğinde, Kur’an, tecvit, ilmihal derslerinin yanı sıra, hesap, ahlak, coğrafyaya giriş ve usul-i tedris gibi dersler verildiği görülmektedir. Bu anlamda bu okulların dini ilimler ile fen bilimlerini bir arada vermekte oldukları anlaşılmaktadır. Muhaliflerin menfi propagandasıyla bu okul kapatılmış ve 1872 yılında (kapatıldıktan 2 yıl sonra) yeniden açılmıştır. Bu arada yeni usule göre eğitim metotlarını öğretmenlere öğretmek üzere 1874’te aynı binada Numune Mektebi kurulmuştur.

    Maarif-i Umumiye Nizamnamesinin hükümleri uyarınca öğretmen yetiştiren okulların tek çatı altında toplanması öngörülerek, derecelenme oluşturulmuştu. İstanbul’da geniş kapsamlı bir darülmuallimin oluşturulması düşünülmüş ve bu okulun fen ve Edebiyat kollarına ayrılması öngörülmüştü. Sonuçta bu büyük okulun rüşdiye şubesi 1870 yılında, idadi şubesi de 1874 yılında açılmış, zaten var olan sıbyan şubesi ise 1874’te bu yeni mektebe bağlanmıştır. 1876 Kanun-u Esasi’sinden sonra büyük Darülmualliminin rüşdiye şubesine ilk başta kurulan ve sonra da kaldırılan “usul-i tedris” dersi yeniden konulmuştur.

    Darülmuallimat:
    1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesinin çıkarılmasıyla önce değişik adlarda muhtelif yerlerde açılan bu okulların gayesi kız sübyan ve rüşdiye mekteplerine kadın öğretmen yetiştirmek olarak belirlenmiş ve bu okulun sıbyan bölümünün süresi 2 yıl, rüşdiye bölümünün süresi 3 yıl olarak tespit edilmiştir. Okul 1870’de dönemin Maarif Nazırı Saffet Paşa tarafından yapılan, İslamda kadınların eğitimine önem verildiğine ve şer’i tesettürün buna mani olmadığına işaret edilen konuşmayla açılmıştır.

    Okulun ders müfredatında sıbyan bölümünde din ilimlerine giriş, Osmanlıca Dil kuralları, kitabet, öğretim usulü, her cemaatin kendi dili, risale-i ahlak, hesap ve defter tutma, Osmanlı Tarihi, coğrafya, musiki, dikiş nakış dersleri yer almış; rüşdiye şubesinde ise bu derslerin yanı sıra Arapça, Farsça, tedbir-i menzil, matematiğe giriş, sağlık bilgilerine giriş ve terzilik dersleri konulmuştur. İlk mezunlarını 1873 yılında veren okul Osmanlı-Rus harbinin çıkmasıyla kapanmış, daha sonraki dönemlerde yeniden faaliyete geçmiş, müfredatı ve yapısı zaman içinde iyice değişmiştir. Medrese geleneği karşısında üzerinde durulan ve geliştirilen bu okullarda eğitim usulünün de değişmesi sözkonusu idi. Her ne kadar çatışmanın asıl konusunu oluşturmasa da Avrupa ülkelerinin eğitim düzeyleri hakkında bilgi toplanması ve dersleri kolaylaştıracak aletlerin de alınması ders verme usulünde de bir yenilik ve değişiklik arayışını göstermektedir. Bu konuda Kemal Efendinin yoğun faaliyetler içinde olduğunu görüyoruz.

    Sonuç ve Genel Değerlendirme
    Osmanlı eğitim sistemindeki reform çalışmalarının iyice yoğunlaştığı 1856-1876 döneminde, bu dönemdeki yansımaları itibariyle eğitim sistemi hakkında şu tespitlere ulaşılmıştır:

    Osmanlı aydınları ve yöneticileri geleneksel medrese eğitim sisteminde kronikleşen bir kısım hastalıkları tespit ederek bu hastalıkları giderme yolunda bir dizi reform çalışmalarına girişmişlerdir. Eğitim sistemi devlet otoritesi altında tek elde toplanmaya çalışılmış, bu amaçla önce geçici bilahare daimi nitelikte çeşitli idari müesseseler kurulmuştur. Yeni bir eğitim sisteminin oluşturulması yönündeki çalışmalar gelenekçi “ulema” ile Batıcı “aydınların” karşıtlığında ve sentezci “ulema-aydınların” -belki de Mümtar’er Türköne’nin önerdiği şekliyle “Modern İslam2 yaklaşımının temsilcilerinin- bulduğu sağlıklı bir yol arasında çatışmalarla gelişmiştir. Geliştirilmeye çalışılan yeni eğitim sisteminde, medrese geleneğinin bireysel eğitim ve icazet sisteminden farklı olarak resmen belirlenmiş kurallar ve müfredatla toplu eğitim sistemini içeren ilk, orta ve yüksek eğitim süreclerinden oluşan mektepler yer almaktadır. Ancak reform sürecinde -leteratüre bakılırsa- çatışma, sözü edilen yapısal yeniliklerden çok, eğitim sisteminde dinin nereye ne etkinlikte oturtulacağı, yani laikliğin nasıl anlaşılıp uygulanacağı sorusu etrafında dönmektedir. Çatışmaların temel sorunu, Batı’dan neyin ne kadar ve nasıl alınacağı, eğitimde ilim(islami ilimler) ve fenlerin(pozitif bilimler) nasıl ilişkilendirileceği sorunu etrafında şekillenmiştir. İleri gelenlerin bir kısmı tamamen dinden ayrık bir eğitimi savunurken, diğer bır kısmı da hem din hem de bilimin birlikte müfredata alınması gereğini vurgulamıştır.
    Bu arada müsessese, kullanılan aletler, ders işleme ve sınıf geçme usulleri hakkında Avrupa’dan getirilen yeniliklere hemen hiç bir itiraz olmamıştır. Çünkü medrese-ulema, içine kapandığı taassupta din ile ilgisi olmadığı için bu gelişmelerle ilgilenmediğinden itiraz etmemiş; diğer iki kesim ise zaten taraftar olmuşlardır. Ancak bir dönem resim yapmanın dine aykırılığından hareketle harita dersinin yasaklanacağı korkusunun ve benzeri vakaların ürettiği yankılardan anlaşıldığı üzere, yeni eğitim sisteminde din ile ilişkilendirilebilecek her türlü -ilgi derecesi ne kadar zayıf olursa olsun- konu tartışma nedeni olabilmiştir.

    Sonuçta bu teşebbüsler tek bir yapıda barınmamış ve aradaki ipler koparak mesafe gittikçe artmıştır. Eğitim kurumlarının tek bir resmi çatı altında toplanmasında bir ölçüde başarılı olunmuşsa da, eğitimin tek bir tipte oluşması sağlanamamıştır.

    Ancak medrese eğitim sistemi ve medrese müessesesi bu gelişmelerden büyük bir darbe almıştır. Reformcular ulema ve medreseleri karşılarına almamışlardır. Muhtemelen bu tutum sözü edilen kesimin gücünden çekinilmesinden doğmuştur. Ancak reformcular bir yandan vakıf gelirlerine devlet olarak al konmasını ve gelirlerin tek elde toplanmasını sağlamış, diğer yandan devletin tercihini tamamen yeni öğretim kurumlarından yana kullanmış; bu suretle medrese maddi ve siyasi açıdan tercih edilme özelliğini kaybetmiş ve marjinal bir konuma itilmiştir.

    Bu dönemde okulların mali sorunlarının çözümlenme biçimi de dikkat çekmektedir. Darülfünun gibi geleneksel ulema kesiminin desteğinden büyük ölçüde yoksun okullar devletin desteğiyle ayakta durabilirken, müfredatında dine ağırlıklı olarak yer veren okulların mali ihtiyaçlarının vakıflar kanalıyla sağlanabildiği görülmektedir.

    Eğitim sisteminde Batının etkisi net olarak ağırlığını hissettirmektedir. Reformlarla birlikte gayrimüslimlerin müslümanlarla aynı okullarda aynı imkanlarla okutulması sağlanmakla kalınmamış, özellikle Darülfünun gibi okullarda dikkat çektiği üzere gayrimüslimlerin çoğunluğunun burslu okutulmasıyla da “eşitliğin ötesine geçilerek” yerleşik ezikliğin de etkisiyle bu defa gayrimüslim öğrenciler imtiyazlı duruma gelmişlerdir. Bu dönemin diğer önemli bir yeniliği de kızların eğitiminin yüksek düzeyde gerçekleşmesinin kapısının aralanması ve kız öğretmen okullarının açılmasıdır.

    Bu yıllar medresenin hızla gücünü kaybettiği dönem olarak dikkat çekmektedir. Ulemanın gelişmeler karşısında ısrarla gözlerini kapayarak çözüm aramaksızın ilgisiz kalması, devletin resmen desteklediği ve geliştirmeye çalıştığı okullardan mezun olan öğrencilerin devlet dairelerinde memur olma imkanının çok daha yüksek olması gibi nedenlerle bir çok medrese öğrencisi Darülfünuna kaymıştır.

    Üç gurup arasındaki çatışmalarda Batıcılar her geçen yıl daha da güçlenmiş, Batı materyalist felsefesi etkili olmaya başlamış, medrese karşıtı gurup içerisinde ateist bir ekip yetişmiştir. Ancak bütün bu çalkantılar içerisinde hakim ve ağırlıklı kimlik, İslam ve özellikle Batıyla karşılaşmaya hazır, Modern dünyanın kurumlarını kendi sistemine adapte etme teşebbüsünde bulunan Türköne’nin kavramlaştırmasıyla “Modern İslam”dır.

    Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana eğitim alanında yaşadığı çok ciddi çatışmaların ve bugün gelinen noktanın kökeninin anlaşılması bakımından tarihin, buraya kadar üzerinde durduğumuz bölgesinin bize kazandıracağı çok ciddi ip uçları olduğunu görüyoruz.
     
  5. RüzGaR Super Moderator

    Yeni okulun ders programı incelendiğinde edebiyat, Fransızca, genel tarih, coğrafya, fizik, matematik, resim, hukuk ve mantık derslerinin birinci sınıf ders programı olduğu görülmektedir. Bu okul bünyesinde Cemalettin-i Efgani’nin sanat üzerinde yaptığı bir konuşmada “peygamberliğin de bir sanat olduğunu” söylemesi üzerine çıkan karışıklıklar üzerine, Tahsin Efendi önderliğinde icra edilen konferanslar iptal edildi. Efgâni İstanbul’dan uzaklaştırıldığı gibi, Tahsin Efendi de müdüriyetten azledilerek bu göreve müdür yardımcılarından Kazım Efendi getirildi. Okul bu hadiseden sonra kısa süre 1872-1873 döneminde eğitime devam etmiş olsa da ardından kapatılmıştır.

    Ülkede batı tarzında bir üniversiteye ihtiyaç bulunduğuna inanan idarecilerin gayretiyle bu defa 1873 yılında dönemin Maarif Nazırı Saffet Paşa Galatasaray’daki Mekteb-i Sultani müdürü Sava Paşayı hazineye yük olmamak şartıyla yeni bir Darülfünun açmakla görevlendirilmiş, yeni okul Darülfünun-u Sultani adıyla 1874-1875 öğretim yılında faaliyetlerine başlamış ve bu okul 1876 yılına kadar halktan gizli tutularak önceki Darülfünun’un akıbetine uğramaması amaçlanmıştır. İlk mezunlarını 1879-1880 döneminde veren bu okullardan mezun olanlar, bu süre sonunda bir tez hazırlayıp “doktor” unvanını almışlardır. Sözü edilen yeni okul bünyesinde açılan diğer alt ihtisas okullarına temas etmemekle beraber bu okulların ortak özelliklerinden birinin daha önce kapatılmış bulunan Darülfünun’un müfredatıyla benzeşen bir müfredata sahip olmaları olduğunu söyleyebiliriz.

    1856 sonrası 20 yıllık dönem dikkate alındığında Darülfünun’un yer aldığı noktanın tespiti bakımından Fransız yazar Mac Farlane’ın müşahedeleri ilgi çekicidir. Farlane, 1847’de İstanbul’da Tıbbiyeyi ziyaretinden sonra İstanbul’da Fransız felsefeciliğinin (materyalizminin) hızla yayılmakta olduğunu, Tıbbiye kitaplığının düpedüz materyalist kitaplarını toplayan bir kolleksiyon olduğunu gördüğünü ifade eder. Yine Farlane, Fransız Baron d’Holbach’ın dinsizlik kitabı olan “Systeme de la Nature’un en son Paris baskısının çok okunduğunu kitap üzerindeki işaretlerin yoğunluğundan anladığını; bu kitapta Tanrının varlığına inanmanın bir saçmalık olduğunun ve ruhun ölmezliğinin anlatıldığını ifade eder.

    Görülüyor ki sorunlara çözüm bulmak amacıyla kurulmuş bir müessese bu defa ateizmin-inançsızlığın tuzağına düşüyordu. Bu okulun bir diğer özeliği Darülfünun-u Sultani bünyesindeki Mekteb-i Sultani müdürü Ali Suavi’nin 1877 yılında gayrimüslim talebelerin büyük bir bölümünün burslu okuduğunu ve dolaysıyla devletin her yıl bu müesseseye külliyetli paralar verdiğine dair ifadelerinden harekete söyleyebileceğimiz gibi, Darülfünun aynı zamanda gayrimüslimlerin imtiyazlı hale geldikleri birer müessese oluvermişlerdi.

    Galatasaray Sultanisi.
    1868 yılında açılan Galatasaray Sultanisi bir kaç konu hariç Fransızca lisanla eğitim yapmaya başladı. Bu okul o dönemde yabancı misyonlar tarafından daha önce zaten açılmış olan okullardan farklı olarak Batı dilinde orta derecede modern bir eğitim sağlama konusunda Müslüman hükümet tarafından yapılmış ilk ciddi teşebbüstü. Bu okulun bir diğer özelliği de Müslüman ve Hıristiyan (ve Yahudi) öğrencilerin yan yana öğrenim görmesiydi. Batı sisteminin Osmanlı’ya gittikçe yaygınlaşarak gelişiyle birlikte yetenekli ve Batılı eğitim görmüş idareci, diğer memuriyetler için gerekli personelin karşılanmasında bu okuldan mezun olan öğrenciler çok etkin rol oynadılar.

    Bu arada farklı dinlere mensup öğrencilerin birlikte okudukları 1863 yılında kurulan Amerikan Robert Koleji’nden veya İzmir Kaiserwirth okulundan söz eden Roderic Davison, “Galatasaray Lisesi” adıyla hakkında bilgi verdiği bu okulun karma eğitimi getiren resmi bir eğitim teşebbüsü olması özelliğiyle, “Millet” gurupları arasındaki keskin hatlar üzerindeki ilk meydan okuyuş ve ilk ihlal olduğunu vurgular. Davison’un bu yönde aktardığı diğer önemli bir tespit de, bu okulun 1868 yılında açılışıyla birlikte eğitime 341 öğrenci alındığı, bu yeni eğitim sisteminin ve yeni kurumsallaşmanın, yeni nesli kendi kontrollerinden çıkaracağı gerekçesiyle Yunan Ortodoks liderleri, Yahudiler ve Papa’nın itirazına uğradığı ve yeni gelişmelerin bu itirazlar altında gerçekleştiği hususlarıdır. Galatasaray Sultanisinde(lise) eğitime başlayan 341 öğrenciden 147’sinin Müslüman, 48’inin Grekoryan Ermeni, 36’sının Yunan Ortadoks, 34’ünün Yahudi, 34’ünün Bulgar, 23’ünün Roman Katolik ve 19’unun Ermeni Katolik olduğunu görüyoruz.

    Darülmaarif:
    Osmanlı eğitim tarihinde Avrupai mektep planında yapılan ilk modern kurum niteliğinde olan bu okul başlangıçta Mekteb-i Maarif adıyla kurulmuştur. Dönemin rüştiyelerinden daha ileri bir öğretim metodu ve müfredat programı uygulanması amaçlanan ve Darülfünun’a hazırlık oluşturması maksadıyla uygulana gelen klasik(dini) müfredata ek olarak bu okulun müfredatına aritmetik, geometri, felsefe, astronomi, coğrafya gibi pozitif bilimlere ilişkin dersler konulmuştur.

    1850 yılında öğretime başlayan bu okul Sultan Abdülmecid’in annesi Bezmi Alem Valide Sultan’ın yaptırarak vakfettirdiği bir binada faaliyet göstermiştir. Bu binanın çevresinde bulunan medreseler dikkate alınarak bu okulun medrese olarak inşasından vazgeçilmiştir.

    Bu okulun açılmasında önemli görevler ifa eden Kemal Efendi, Maarif-i Umumiye Nezareti Azalığı, Mekatib-i Umumiye Nazırlığı, Maarif Nazırlığı ve adı geçen okulda müdürlük görevlerinde bulunmuştur.

    Darülmaarifte okutulacak dersler, hoca ve yardımcılarla hizmetlilerin görev ve maaşları vakfiyesinde ayrıntılı olarak belirtilmiştir. Ayrıca vakfiyede programları düzenlemek ve sade bir dilde yazılmış ders kitaplarını hazırlamak görevi de Encümen-i Daniş’e verilmiştir.

    Osmanlı’da 1869 yılında çıkarılan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile ilk ve orta öğretim kurumlarında bazı düzenlemeler yapılarak dört yıllık rüşdiyelerden sonra öğrenim süresi üç yıl olan idadilerin açılması düşünülmüş ve darülmaarif binasında ilk, orta ve ise seviyesindeki öğretim kurumları bir arada toplanmıştır.

    Darülmaarifin dikkat çeken özelikleri dini ilimlerle fen ilimlerinin öğrenim sürecinde hemen hemen aynı ağırlığa sahip olmasıdır. Bu okul, devletin ekonomik ve idari desteğinden çok vakıflarla kurulan bir destek mekanizmasıyla nispeten özerk faaliyet gösteren bir kimliğe sahip olmasıyla önemlidir.

    Darulmuallimin:
    Sıbyan mekteplerine öğretmen yetiştirme fikri Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar ulaşsa da o dönemdeki birkaç küçük programdan sonra 1948’e gelinceye kadar bu konuda bir gelişme olmamıştır. İlk teşebbüslerine 1848 yılında başlanan öğretmen yetiştirme teşebbüsleri 1857 yılında resmen Darülmuallimin’in kurulmasıyla açığı çıkmıştır. Bu okulun ilk kuruluşunda müdürlüğünü Osmanlı eğitim reformu sürecinde çok önemli bir rol üstlenmiş olan Ahmet Cevdet Paşa yapmıştır. Okulda, öğreticilik yeteneğinin kazandırılması bakımından “usul-ü ifade ve talim” dersi başlangıçta verilmekle birlikte bu ders bilahare kaldırılmıştır. 1862 yılında sıbyan mekteplerinin Maarif Nezaretine bağlanmasının ardından bu mekteplerin ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla 1868’de Darülmuallimin-i Sıbyan adı altında iki yıllık bir öğretmen okulu daha açılmıştır. Bu öğretmen okulunun müfredatı incelendiğinde, Kur’an, tecvit, ilmihal derslerinin yanı sıra, hesap, ahlak, coğrafyaya giriş ve usul-i tedris gibi dersler verildiği görülmektedir. Bu anlamda bu okulların dini ilimler ile fen bilimlerini bir arada vermekte oldukları anlaşılmaktadır. Muhaliflerin menfi propagandasıyla bu okul kapatılmış ve 1872 yılında (kapatıldıktan 2 yıl sonra) yeniden açılmıştır. Bu arada yeni usule göre eğitim metotlarını öğretmenlere öğretmek üzere 1874’te aynı binada Numune Mektebi kurulmuştur.

    Maarif-i Umumiye Nizamnamesinin hükümleri uyarınca öğretmen yetiştiren okulların tek çatı altında toplanması öngörülerek, derecelenme oluşturulmuştu. İstanbul’da geniş kapsamlı bir darülmuallimin oluşturulması düşünülmüş ve bu okulun fen ve Edebiyat kollarına ayrılması öngörülmüştü. Sonuçta bu büyük okulun rüşdiye şubesi 1870 yılında, idadi şubesi de 1874 yılında açılmış, zaten var olan sıbyan şubesi ise 1874’te bu yeni mektebe bağlanmıştır. 1876 Kanun-u Esasi’sinden sonra büyük Darülmualliminin rüşdiye şubesine ilk başta kurulan ve sonra da kaldırılan “usul-i tedris” dersi yeniden konulmuştur.

    Darülmuallimat:
    1869 tarihli Maarif-i Umumiye Nizamnamesinin çıkarılmasıyla önce değişik adlarda muhtelif yerlerde açılan bu okulların gayesi kız sübyan ve rüşdiye mekteplerine kadın öğretmen yetiştirmek olarak belirlenmiş ve bu okulun sıbyan bölümünün süresi 2 yıl, rüşdiye bölümünün süresi 3 yıl olarak tespit edilmiştir. Okul 1870’de dönemin Maarif Nazırı Saffet Paşa tarafından yapılan, İslamda kadınların eğitimine önem verildiğine ve şer’i tesettürün buna mani olmadığına işaret edilen konuşmayla açılmıştır.

    Okulun ders müfredatında sıbyan bölümünde din ilimlerine giriş, Osmanlıca Dil kuralları, kitabet, öğretim usulü, her cemaatin kendi dili, risale-i ahlak, hesap ve defter tutma, Osmanlı Tarihi, coğrafya, musiki, dikiş nakış dersleri yer almış; rüşdiye şubesinde ise bu derslerin yanı sıra Arapça, Farsça, tedbir-i menzil, matematiğe giriş, sağlık bilgilerine giriş ve terzilik dersleri konulmuştur. İlk mezunlarını 1873 yılında veren okul Osmanlı-Rus harbinin çıkmasıyla kapanmış, daha sonraki dönemlerde yeniden faaliyete geçmiş, müfredatı ve yapısı zaman içinde iyice değişmiştir. Medrese geleneği karşısında üzerinde durulan ve geliştirilen bu okullarda eğitim usulünün de değişmesi sözkonusu idi. Her ne kadar çatışmanın asıl konusunu oluşturmasa da Avrupa ülkelerinin eğitim düzeyleri hakkında bilgi toplanması ve dersleri kolaylaştıracak aletlerin de alınması ders verme usulünde de bir yenilik ve değişiklik arayışını göstermektedir. Bu konuda Kemal Efendinin yoğun faaliyetler içinde olduğunu görüyoruz.

    Sonuç ve Genel Değerlendirme
    Osmanlı eğitim sistemindeki reform çalışmalarının iyice yoğunlaştığı 1856-1876 döneminde, bu dönemdeki yansımaları itibariyle eğitim sistemi hakkında şu tespitlere ulaşılmıştır:

    Osmanlı aydınları ve yöneticileri geleneksel medrese eğitim sisteminde kronikleşen bir kısım hastalıkları tespit ederek bu hastalıkları giderme yolunda bir dizi reform çalışmalarına girişmişlerdir. Eğitim sistemi devlet otoritesi altında tek elde toplanmaya çalışılmış, bu amaçla önce geçici bilahare daimi nitelikte çeşitli idari müesseseler kurulmuştur. Yeni bir eğitim sisteminin oluşturulması yönündeki çalışmalar gelenekçi “ulema” ile Batıcı “aydınların” karşıtlığında ve sentezci “ulema-aydınların” -belki de Mümtar’er Türköne’nin önerdiği şekliyle “Modern İslam2 yaklaşımının temsilcilerinin- bulduğu sağlıklı bir yol arasında çatışmalarla gelişmiştir. Geliştirilmeye çalışılan yeni eğitim sisteminde, medrese geleneğinin bireysel eğitim ve icazet sisteminden farklı olarak resmen belirlenmiş kurallar ve müfredatla toplu eğitim sistemini içeren ilk, orta ve yüksek eğitim süreclerinden oluşan mektepler yer almaktadır. Ancak reform sürecinde -leteratüre bakılırsa- çatışma, sözü edilen yapısal yeniliklerden çok, eğitim sisteminde dinin nereye ne etkinlikte oturtulacağı, yani laikliğin nasıl anlaşılıp uygulanacağı sorusu etrafında dönmektedir. Çatışmaların temel sorunu, Batı’dan neyin ne kadar ve nasıl alınacağı, eğitimde ilim(islami ilimler) ve fenlerin(pozitif bilimler) nasıl ilişkilendirileceği sorunu etrafında şekillenmiştir. İleri gelenlerin bir kısmı tamamen dinden ayrık bir eğitimi savunurken, diğer bır kısmı da hem din hem de bilimin birlikte müfredata alınması gereğini vurgulamıştır.
    Bu arada müsessese, kullanılan aletler, ders işleme ve sınıf geçme usulleri hakkında Avrupa’dan getirilen yeniliklere hemen hiç bir itiraz olmamıştır. Çünkü medrese-ulema, içine kapandığı taassupta din ile ilgisi olmadığı için bu gelişmelerle ilgilenmediğinden itiraz etmemiş; diğer iki kesim ise zaten taraftar olmuşlardır. Ancak bir dönem resim yapmanın dine aykırılığından hareketle harita dersinin yasaklanacağı korkusunun ve benzeri vakaların ürettiği yankılardan anlaşıldığı üzere, yeni eğitim sisteminde din ile ilişkilendirilebilecek her türlü -ilgi derecesi ne kadar zayıf olursa olsun- konu tartışma nedeni olabilmiştir.

    Sonuçta bu teşebbüsler tek bir yapıda barınmamış ve aradaki ipler koparak mesafe gittikçe artmıştır. Eğitim kurumlarının tek bir resmi çatı altında toplanmasında bir ölçüde başarılı olunmuşsa da, eğitimin tek bir tipte oluşması sağlanamamıştır.

    Ancak medrese eğitim sistemi ve medrese müessesesi bu gelişmelerden büyük bir darbe almıştır. Reformcular ulema ve medreseleri karşılarına almamışlardır. Muhtemelen bu tutum sözü edilen kesimin gücünden çekinilmesinden doğmuştur. Ancak reformcular bir yandan vakıf gelirlerine devlet olarak al konmasını ve gelirlerin tek elde toplanmasını sağlamış, diğer yandan devletin tercihini tamamen yeni öğretim kurumlarından yana kullanmış; bu suretle medrese maddi ve siyasi açıdan tercih edilme özelliğini kaybetmiş ve marjinal bir konuma itilmiştir.

    Bu dönemde okulların mali sorunlarının çözümlenme biçimi de dikkat çekmektedir. Darülfünun gibi geleneksel ulema kesiminin desteğinden büyük ölçüde yoksun okullar devletin desteğiyle ayakta durabilirken, müfredatında dine ağırlıklı olarak yer veren okulların mali ihtiyaçlarının vakıflar kanalıyla sağlanabildiği görülmektedir.

    Eğitim sisteminde Batının etkisi net olarak ağırlığını hissettirmektedir. Reformlarla birlikte gayrimüslimlerin müslümanlarla aynı okullarda aynı imkanlarla okutulması sağlanmakla kalınmamış, özellikle Darülfünun gibi okullarda dikkat çektiği üzere gayrimüslimlerin çoğunluğunun burslu okutulmasıyla da “eşitliğin ötesine geçilerek” yerleşik ezikliğin de etkisiyle bu defa gayrimüslim öğrenciler imtiyazlı duruma gelmişlerdir. Bu dönemin diğer önemli bir yeniliği de kızların eğitiminin yüksek düzeyde gerçekleşmesinin kapısının aralanması ve kız öğretmen okullarının açılmasıdır.

    Bu yıllar medresenin hızla gücünü kaybettiği dönem olarak dikkat çekmektedir. Ulemanın gelişmeler karşısında ısrarla gözlerini kapayarak çözüm aramaksızın ilgisiz kalması, devletin resmen desteklediği ve geliştirmeye çalıştığı okullardan mezun olan öğrencilerin devlet dairelerinde memur olma imkanının çok daha yüksek olması gibi nedenlerle bir çok medrese öğrencisi Darülfünuna kaymıştır.

    Üç gurup arasındaki çatışmalarda Batıcılar her geçen yıl daha da güçlenmiş, Batı materyalist felsefesi etkili olmaya başlamış, medrese karşıtı gurup içerisinde ateist bir ekip yetişmiştir. Ancak bütün bu çalkantılar içerisinde hakim ve ağırlıklı kimlik, İslam ve özellikle Batıyla karşılaşmaya hazır, Modern dünyanın kurumlarını kendi sistemine adapte etme teşebbüsünde bulunan Türköne’nin kavramlaştırmasıyla “Modern İslam”dır.

    Modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana eğitim alanında yaşadığı çok ciddi çatışmaların ve bugün gelinen noktanın kökeninin anlaşılması bakımından tarihin, buraya kadar üzerinde durduğumuz bölgesinin bize kazandıracağı çok ciddi ip uçları olduğunu görüyoruz.
     

Sayfayı Paylaş